Kategoriler
Tarihin En Büyük Bilek Güreşi: Hitler-Stalin

9. Bölüm: Hasat Zamanı

“Canavarlarla savaşan kişi, kendi de canavar olmamaya bakmalıdır. Ve uzun süre bir uçuruma bakarsan, uçurum da senin içine bakar.”

Friedrich Wilhelm Nietzsche, “İyinin ve Kötünün Ötesinde”

Yazı dizimizin dokuzuncu bölümünde, Kızıl Ordu savaşın dehşetini Alman topraklarına taşıyor ve Alman ulusunun yıllarca başkalarına çektirdiği acıları, aynı seviyede olmasa da, yaşamasına neden oluyor.

Cengiz Han’dan beri görülen en büyük hile (mi?)

Alman Genelkurmay Başkanlığı görevini yürüten Guderian’ın ekibindekiler, Rus saldırısı için beklenen tarihi 12 Ocak 1945 olarak tahmin etmişlerdi. Almanlar Rusların kendilerinden tanklarda yedi kat, piyadede on bir kat, toplarda yirmi kat üstün olduğunu hesaplamışlardı. Daha genel bir tahminde ise, Rusların karada on beş, havada yirmi kat daha güçlü olduğu belirtiliyordu.

Bu rapor Hitler’e sunulduğunda diktatör çıldırdı. “Cengiz Han’dan beri görülen en büyük hileyle” karşı karşıya kaldığını haykırıyor, bu raporu hazırlayan kişinin derhal akıl hastanesine kapatılmasını emrediyordu. SS’lerin lideri Heinrich Himmler, Harekat Dairesi Başkanı Alfred Jodl gibi dalkavuklarının gerçekleri saklayan raporlarına inanmayı seçen Hitler, Baltık Devletleri’nde tecrit edilmiş tümenlerin denizden getirilerek Almanya’nın savunulmasını öneren Guderian’ı da reddetmişti.

Savaşta, düşmanın gücünü doğru şekilde tespit edebilmek çok önemlidir. Daha önce de adını andığımız askeri tarihçi Liddell Hart, “Hitler’in Generalleri Konuşuyor” isimli yapıtının giriş bölümünde, yazar Croker ile Napolyon’u Waterloo Savaşı’nda yenen İngiliz komutan Wellington Dükü arasındaki bir oyundan söz eder. Beraber çıktıkları bir yolculuk sırasında, karşılaştıkları her tepenin ardında nasıl bir arazi olduğunu tahmin ettikleri bu oyunda Wellington’ın tahminleri çok başarılıdır. Croker’ın şaşkınlığı karşısında Wellington Dükü şöyle söyler: “Neden şaşırıyorsunuz ki? Ben hayatım boyunca tepenin öteki yanında ne olduğunu tahmin etmeye çalıştım.”

Evet, savaşı kazanmak için “tepenin öteki yanı”nı bilmek yararlıdır ama tek başına yeterli değildir. Guderian tarafından getirilmesi önerilen tümenlerin adedi yirmi altıyken Ruslar saldırı için iki yüz yirmi beş piyade tümeni ile yirmi iki zırhlı kolordu hazırlamışlardı. Hitler’e son darbeyi indirmek için tüm cephe boyunca sıralanmış Rus askerlerinin sayısı altı milyon yedi yüz bini buluyordu; Almanya ve müttefiklerinin Rusya’nın tamamını istila etmek için 1941 Haziran’ında topladıkları ordunun iki katından fazla…

Yani Hitler’in kendi tümenlerini getirmemesi savaş boyunca yaptığı sayısız hatadan biriydi, ancak getirmesi de sonucu değiştirmeyecekti.

Kızıl Ordu üç gruba ayrılmış, bunların başına en iyi üç komutan atanmıştı: Güneyde Konyev komutasındaki 1. Ukrayna Cephesi, merkezde Jukov komutasındaki 1. Beyaz Rusya Cephesi, kuzeyde ise Rokossovski komutasındaki 2. Beyaz Rusya Cephesi vardı. Güneydeki Konyev, Guderian’ın raporunda tahmin ettiği gibi , 12 Ocak’ta saldırıyı başlattı. Bunu 14 Ocak’ta Jukov ve Rokossovski’nin merkez ve kuzeydeki ordularının saldırısı izledi.

Boşuna çekilmedi bunca acılar,

bekle zafer şarkılarıyla geçişimizi (dinle)

Ruslar fırtına gibi ilerliyor, önlerine çıkanı silip süpürüyorlardı. 17 Ocak’ta Jukov’un birlikleri Varşova’yı aldı, yani Polonyalı vatanseverlerin, 31 Temmuz’da şehrin eteklerine kadar gelen Kızıl Ordu’ya güvenip Varşova Ayaklanması’nı başlattıkları tarihten beş buçuk ay sonra…

Batı Polonya’nın açık arazisi, orduların adedi ve hızları yüksekse, saldıran tarafın işini çok kolaylaştırıyordu. 1939 Eylül’ünde Alman kuvvetleri bu iki avantajı kullanarak Polonyalıları yenmişti. Şimdi ise Polonyalıların durumuna Almanlar düşmüş, Ruslar da beş buçuk yıl önceki Almanların yerini almışlardı.

Böylece 20 Ocak 1945’te, güneydeki Konyev’in ordusu Alman toprağına ayak bastı. Ordudaki politik komiserler, Rus askerlerinin şevkini arttırmak için yollara tabelalar yerleştirmişlerdi: “Asker, şunu aklından çıkarma ki, artık faşist canavarın inine giriyorsun!”

Almanlara karşı zaten bilenmiş halde olan ve yıllardır ülkelerinde yapılan zulmün intikamını almak için yanıp tutuşan Kızıl Ordu’nun nefreti, yolunun üzerindeki ölüm ve toplama kamplarıyla karşılaştıkça bir kat daha artıyor, Rus askerleri karşılarındaki düşmanın insan dışı bir yaratık olduğu hakkındaki fikirlerinden daha da emin oluyorlardı.

Kızıl Ordu Auschwitz’teki mahkumları kurtarıyor, 27 Ocak 1945

Kızıl Ordu doktorları, Auschwitz’teki mahkumları muayene ediyor

Bu arada şunu da ekleyelim ki, toplama kamplarından kurtulmak, mahkumlar açısından her şeyin yoluna girdiği anlamına gelmiyordu. Özellikle çocuklar için… Onlar yıllarca anne babalarının gelip kendilerini almalarını bekleyecekler ama genelde hiç kimse gelmeyecekti. En küçük yaştakiler hangi ülkeden geldiklerini, ana dillerinin ne olduğunu, hatta adlarını bile bilmiyorlardı. Toplama kamplarından kurtulan çocuklar yıllarca — pek çok vakada ömürleri boyunca — köpek havlamalarından, bağırışlardan, karanlıktan korktular.

Bir de Almanca’dan…

Toplama kampında kalmış Tereska’nın, ruhsal dengesi yerinde olmayan çocukların bakıldığı bir hastanede, kendisinden “evini” çizmesi istendiğinde yaptığı resim… İç içe geçmiş çizgiler, kampta yaşadığı kaotik ortamı ya da kampı çevreleyen dikenli telleri gösteriyor olabilir. Ya da yalnızca, görmemesi gereken şeyleri gördüğü için aklını yitiren bir çocuğun çizimi… Polonya, 1948

Yıllardır toplama kamplarında sağ kalmayı başarmış Rus esirler için de, Kızıl Ordu’nun gelişi, özgürlük demek değildi; Almanlara teslim oldukları suçlamasıyla karşılaşmayı bekliyorlardı. Ancak Kızıl Ordu’nun ilerlerken verdiği yüksek sayıdaki kayıplar nedeniyle, acil olarak yedek birliklere ihtiyaç vardı. Alman toplama kamplarından kurtulanlar, orada faşist fikirlerle zehirlenmiş olabilecekleri düşüncesiyle önce cephe gerisine gönderilip hızlı bir eğitime alındılar. Sonrasında Berlin’e yapılacak nihai saldırıda görevlendirilmek üzere cepheye sürüldüler. Bu geçici bir rahatlamaydı, çünkü Berlin Muharebesi’nde kahramanlıklarını göstermiş olanlar da, savaştan sonra Rus toplama kamplarına gönderilmekten kurtulamadı.[1]

Rus saldırısının üçüncü haftasında, Stalingrad Muharebesi’nde esir düşen General Paulus’un diğer Alman generallerle konuşmasını, Rus Gizli Servisi’nin başındaki Beriya’nın hapishane hücresine yerleştirdiği gizli mikrofon sayesinde bilebiliyoruz. “Stalingrad felaketinin üzerinden iki yıl geçti,” diyordu Paulus, “şimdi ise bütün Almanya dev bir Stalingrad’a dönüşüyor.”

Savaş bu noktaya geldiğinde dahi, yemek bulunduğu sürece, Almanya’da bir isyan çıkacak gibi görünmüyordu. O günlerde Berlin’deki popüler bir deyiş şöyleydi: “Göring, Goebbels’in pantolonuna sığmadan savaş bitmeyecek.”

Goebbels ve Göring

Wilhelm Gustloff

Bu arada Alman sivilleri, her türlü olanağa başvurarak Kızıl Ordu’dan kaçmaya çalışıyorlardı. Polonya’nın kuzeyindeki Gdynia kentinde toplanan Almanlar, 30 Ocak 1945 akşamı Baltık Denizi üzerinden Almanya’nın Kiel şehrine gitmek için Wilhelm Gustloff gemisine bindiler. Gemi aslında iki bin kişi kapasiteliydi ancak çok daha fazla yolcuyla hareket etmişti.

Wilhelm Gustloff gemisi

Daha o gece bir Sovyet denizaltısından atılan üç torpido ile vurulduğunda, hava sıcaklığı eksi on sekiz dereceydi. İnsanlar cankurtaran filikalarına doluşup kendilerini kurtarmaya çalıştılar. Gemi bir saat sonra battığında, yaklaşık dokuz bin altı yüz kişi hayatını kaybetti.

Bunlardan beş bin kadarı çocuktu.

Titanik’te ölen bin beş yüz on yedi kişinin altı katından fazla insanın hayatını kaybettiği Wilhelm Gustloff, tüm zamanların en büyük gemi faciasıdır.

Bozulmuş düşmanlar yel gibi kaçar (dinle)

Bu sırada Rus saldırısı doludizgin devam ediyordu. Güneydeki Konyev gizlice hareket ederek rakibi Jukov’dan önce Berlin’e ulaşmak istiyordu. 13 Şubat’ta Budapeşte’yi ele geçirdikten iki gün sonra Jukov’un ileri birlikleriyle aynı hizaya geldiler. İki ordunun Berlin’den uzaklığı yüz kilometreye düşmüştü.

Almanların işini daha da zorlaştıran, Hitler’in şartlar ne olursa olsun Alman birliklerinin bulundukları yeri savunmalarını emreden kararıydı. Bu yüzden Alman birlikleri daha iyi bir savunma yapabilecekleri başka bir mevziye kadar taktiksel geri çekilmeler yapamıyorlar, bu nedenle ya imha ediliyor, ya kitleler halinde teslim oluyor, ya da arkalarına bakmadan kaçıyorlardı.[2] Nitekim, savaştan kaçmak, ihanet, sabotaj ya da savaş çabalarına zarar vermek gibi suçlarla 1. Dünya Savaşı sırasında Alman ordusunda kırk sekiz asker idam cezasına çarptırılmışken, bu sayı 2. Dünya Savaşı’nda İngilizlerde kırk, Fransızlarda yüz üç, Amerikalılarda yüz kırk altı, Almanlarda ise yirmi ila otuz bin arasındadır. Aynı sayının Kızıl Ordu’da yüz elli sekiz bini bulduğunu da ekleyelim.

Rusların hızlı ilerlemesi geçici olarak Almanların işine yaradı. Konyev’in ordusu ile Jukov’un ordusu yan yana gelince cephe o kadar kısalmıştı ki, Almanların bu cepheyi savunmak için daha önceki aylara oranla çok daha az kuvvete ihtiyaçları oldu. Bunu da, Batı’daki Ren Nehri’ni savunan birlikleri getirerek başardılar. Şubat başından itibaren karların erimesi sonucunda yollar bataklığa dönünce Rus ilerlemesi durdu.

Şimdi Almanlar için ortada yalnızca küçük bir sorun vardı: Rusları durdurmak amacıyla Ren Nehri’nden kuvvetlerini çektikleri için, nehrin batısında müthiş bir saldırı hazırlığı yapan Amerikan-İngiliz birliklerine karşı anavatanı savunacak hemen hiç tümenleri kalmamıştı.

“Savaş kaybedilmiştir”

Şubat başında Polonya’nın güneyindeki Yukarı Silezya Bölgesi’nin büyük bölümü Rusların eline geçmişti. Bu bölge Almanya’nın son endüstri bölgesiydi, silah üretiminden sorumlu bakan Albert Speer bu bölgenin korunmasının ne kadar önemli olduğunu Aralık’ta belirtmiş ancak Hitler bir önceki yazıda değinilen Arden saldırısında görevlendirilmek üzere, Yukarı Silezya’nın korunmasında kullanılabilecek güçlerini Batı’ya sevk etmişti.

Speer’in Şubat’taki raporu şöyle başlıyordu: “Savaş kaybedilmiştir.” Ancak Hitler Speer’in kendisiyle görüşme isteğini kabul etmedi. Speer raporu Hitler’e ulaştırması için bir SS subayına verdiğinde ise Hitler bunu okumadan kasasına kaldırttı. Duygularını Guderian’a şöyle ifade ediyordu: “İşte bu yüzden artık kimseyle yalnız görüşmüyorum çünkü benimle yalnız görüşmek için randevu isteyen herkes bana duymak istemeyeceğim bir şey söylemeye kalkıyor. Buna katlanamam.”

Ayıyı kim öldürdü?

4 Şubat-11 Şubat 1945 arasında Kırım Yarımadası’nda yer alan Yalta’da, Churchill, Roosevelt ve Stalin son kez bir araya geldiler.

Churchill, Roosevelt, Stalin, Yalta Konferansı, Şubat 1945

Ortak hedef, Almanya’nın bir an önce yenilmesi olmakla birlikte, herkesin farklı bir ajandası vardı: Roosevelt, Almanya teslim olduktan sonra Stalin’in Japonya’ya savaş açmasını ve böylece ABD’nin Pasifik’teki yükünün hafiflemesini istiyordu. Komünizmin Avrupa’da yayılması olasılığını bir tehdit olarak gören Churchill, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde demokratik/kapitalist rejimlerin kurulmasına önem verirken Stalin, aynı ülkelerde kurulacak rejimlerin Sovyet politikasına yakın olmasının, Rusya’nın ulusal güvenliğinin çok önemli bir parçası olduğunu vurguluyordu.

Yalta Konferansı, Roosevelt’in hastalığının çok ilerlediği bir döneme rastlamıştı. Konferans boyunca zayıf ve bitkin olan Roosevelt, Stalin’e etkili biçimde karşı çıkamıyor, Churchill’in ülkesinin gücü ise Stalin’i durdurmaya yetmiyordu. Savaştan sonra Yalta Konferansı üzerine Stalin’in anlattığı bir anekdot, kendisinin bu konferanstaki pozisyonunu nasıl gördüğünü göstermesi açısından önemlidir:

“Churchill, Roosevelt ve Stalin bir gün ava gitmişler. Nihayet bir ayı vurduklarında Churchill demiş ki: “Ben derisini alacağım, siz ikiniz etini paylaşın.” Roosevelt buna itiraz etmiş: “Hayır, derisini ben alacağım, etini siz paylaşın.” Sonra ikisi Stalin’e dönüp ne düşündüğünü sorduklarında Stalin yanıt vermiş: “Ayı benimdir, çünkü onu ben öldürdüm.””

Bu görüşün doğru olduğunu söyleyebiliriz; Almanya’nın savaşta verdiği kaybın yüzde yetmiş dokuzundan sorumlu olan devlet SSCB’ydi. Amerikalı, İngiliz ve diğer ülkelerin öldürdüğü her bir Alman askerine karşın Ruslar dört tane öldürmüşlerdi.

Ayı Hitler olduğuna göre, derisi de yüzbinlerce Kızıl Ordu askerinin çizmesi altındaki Doğu Avrupa ülkeleriydi…

Guderian’ın kazandığı son muharebe

Bu sırada Hitler Ruslara karşı bir saldırı planlıyor, bunu da Himmler’in yürütmesini istiyordu. Ancak Himmler askerlikten hiç anlamadığı için Guderian, General Wenck’in Himmler’in komutasına verilmesini ve harekatın idaresini üzerine almasını öneriyordu.

General Walter Wenck

Hitler ve Guderian arasında iki saat süren tartışma sonucunda Hitler tamamen çıldırdı. Yanakları öfkeden kıpkırmızı olmuş, yumruklarını havaya kaldırmış, gözleri yuvalarından fırlayacak gibi bir halde odanın içinde bir ileri bir geri yürüyor, arada sırada Guderian’ın önünde durup ona avazı çıktığı kadar bağırıyor, sonra tekrar yürümeye başlıyor ve bu sahne defalarca tekrarlanıyordu. Guderian ise Hitler’in bu öfke nöbeti karşısında soğukkanlılığını kaybetmeden, Hitler’in tüm suçlamalarına tek tek yanıt verdi. Sonunda Hitler yelkenleri suya indirdi ve Wenck’in harekatın komutanlığına getirilmesini kabul etti. Sonra da Guderian’a dönerek toplantıya devam edebileceklerini, Genelkurmayın — Guderian o dönemde Genelkurmay Başkanı’ydı — o gün bir meydan muharebesi kazandığını söyledi.

Guderian’ın anılarında bu konuya ilişkin yorumu şöyledir: “Bu benim kazanıp kazanacağım son muharebe oldu.”

Demek ki senin için,

Aşk değil yalan idim (dinle)

Hitler’in Rusya’yı istilasından söz ederken, Stalin’in Alman ordusuna hiçbir şey bırakmama emri doğrultusunda; bütün ekinlerin yakılması, fabrikaların sökülmesi, tren yollarının, köprülerin imha edilmesi vb.’ni içeren “Kavrulmuş Toprak” stratejisinin uygulamaya konulduğuna değinmiştik. Şimdi Kızıl Ordu Alman topraklarında ilerlerken, aynı emri Hitler de yayınladı. Bu emre göre Almanya bir çöle çevrilecek, düşmana hiçbir şey bırakılmayacaktı.

Albert Speer, böyle bir şey yapılırsa, Alman halkının müthiş bir yokluk ve ölüme maruz kalacağını söylediğinde Hitler tarihi yanıtını verdi: “Savaş kaybedildiğinde doğal olarak millet de kaybedilir. Bir topluluğun ilkel bir hayatı devam ettirmek için ihtiyaç duyduğu temel gereksinimleri düşünmeye gerek yoktur, aksine bunları yok etmek bizim için daha iyidir. Çünkü bu ulus zayıf olduğunu kanıtlamış olacaktır ve gelecek, daha güçlü olduğunu net bir biçimde gösteren Doğu’daki ulusundur. Zaten, muharebeler bittiğinde hala yaşayanlar zayıflardır. Çünkü en iyileri savaşta yaşamlarını yitirmişlerdir.”

İşte, büyük çoğunluğu kendisini çılgınca sevmiş Alman halkına Hitler’in bakışı böyleydi. Zaten diktatörlerle destekçileri arasındaki aşk genellikle tek taraflıdır. Bir diktatör halkını, destekçilerinin o diktatörü sevdiği gibi sevmez.

Speer tek tek komutanları ziyaret ederek, Hitler’in emrine uyulması halinde nasıl bir Almanya ile karşılaşacaklarını onlara anlattı. Askerler Speer’e hak verdiler ve patlayıcı maddelerin dağıtılmasına engel oldular. Böylece altyapı tesislerinin yok edilmesinin büyük ölçüde önüne geçilmiş oldu.

Dresden Bombardımanı

Almanya’nın doğusundaki Oder Nehri kıyısında Ruslar’ın geçici olarak duraklamak zorunda kaldıkları, Amerikan-İngiliz ordularının da Ren Nehri’nin batısında yığınak yaptıkları 1945 Şubat’ında müttefik bombardımanları son hızla devam ediyordu. 13–14 Şubat gecesi ve takip eden gün, savaşın en tartışmalı bombardımanlarından biri yaşandı.

“Elbe Nehri’nin Floransa’sı” olarak bilinen Dresden, Almanya’nın Saksonya Eyaleti’nin başkentiydi ve güzelliğiyle ün salmıştı.

Dresden, 1890’lar

1945 Şubat’ında ise bu şehir, Kızıl Ordu’dan kaçarak doğudan gelen göçmenlerle dolmuştu. 13–14 Şubat gecesi Amerikan ve İngiliz uçakları bombardımana başladılar.

Dresden bombardımanında Amerikan uçakları

Şehrin her yerinde yangınlar çıktı ve insanlar sığınaklara koştular. Ancak diğerlerinden farklı olarak bu sefer iki aşamalı bir saldırı planlanmıştı. Alevler içindeki bir şehirde, sığınakların duvarlarının üç saat sonra müthiş ısındığı ve insanların kendilerini sokaklara attığı biliniyordu. Bu yüzden ilk saldırıdan üç saat sonra ikinci saldırı yapıldı. İnsanlar dışarıdayken…

Bombardımanın dehşeti ertesi sabah gün yüzüne çıkmıştı.

Yakılmayı bekleyen cesetler, Dresden

Bombardımandan sonra Dresden şehri

Ancak bombardıman kesilmedi, ertesi güne de sarktı. Saldırıda ölen sivillerin toplamının yirmi beş bin civarında olduğu tahmin edilmektedir.

Savaş sona erdikten sonra bu saldırı üzerine çok tartışma yapılmıştır. Hava bombardımanı, müttefikler tarafından önemli bir demiryolu kesişim ağının imhasına ve Sovyet ilerleyişini desteklemeye yönelikmiş gibi gösterilse de, pek çok tarihçi bu olayı, Almanya’nın yenilgisinin kesinleştiği bir tarihte, sivillere karşı girişilmiş gereksiz bir intikam eylemi olarak değerlendirir. Alman sivilleri, savaştan sonra müttefik askerleriyle yaptıkları görüşmelerde hava saldırılarından, Propaganda Bakanı Goebbels’in ifadesiyle “terör saldırıları” olarak söz edip, bunların bir savaş suçu olduğunu iddia ederken, ilk örnek olarak Dresden bombardımanını verdiler.

2. Dünya Savaşı’nda Alman orduları yerine, sivil halkın yaşadığı şehirlerin hedef alınması üzerine iki farklı görüş vardır.

İlk görüştekilere göre, şehirlere yapılan saldırılar Almanların kaynaklarının önemli bölümünü şehirlerin savunmasına, evsizlere-yaralılara yardım etmeye, enkaz haline gelen binaların tekrar yapımına, vb. ayırmaları sonucunu doğurmuştu. Ayrıca savaş ilerledikçe Alman ekonomisi, bombardımandan kaynaklanan kayıpları yerine koyamayacak kadar zarar görmüş, halkın savaşma azmi de sekteye uğramıştı. Amerikan Hava Kuvvetleri generallerinden Curtis LeMay şöyle diyordu: “Size savaşın ne olduğunu söyleyeyim. İnsanları öldürmek zorundasınızdır ve yeterince insanı öldürürseniz düşman savaşmayı bırakır.”

Karşıt görüşü savunanlar ise, hedef gözetmeksizin şehirlerin bombalanmasının büyük bir kaynak israfı olduğunu iddia ettiler. Eğer müttefik uçakları düşmanın petrol üretim tesislerinin, ulaşım hatlarının ve hava kuvvetlerinin imhasına yönelseydi, Almanya’nın daha erken bir tarihte teslim olmak zorunda kalacağını belirtiyorlardı.

Tarafsız bir gözle bakıldığında manzara şöyledir: Özellikle 1944’ün ortasından itibaren müttefik hava kuvvetleri hem nitelik hem de nicelik bakımından Almanlara öyle bir üstünlük sağlamışlardı ki, Alman şehirlerini bombalamayıp doğrudan stratejik hedeflere yönelselerdi, savaş daha fazla uzamayacaktı. Ayrıca bütün bu şehirlerin bombalanmasının Alman halkının moralini ciddi bir şekilde zedelediğini de söyleyemeyiz zira Almanlar son ana kadar çarpışmaya devam ettiler.

Dolayısıyla müttefik bombardımanlarını gerçekten bir savaş suçu olarak değerlendirmek doğru olur. Yazımızın başına aldığımız Nietzsche’nin sözünde olduğu gibi, canavarla savaşan müttefikler canavarca eylemlerde bulunuyorlardı.

Bununla birlikte bu tür saldırıları icat edenin Varşova, Belgrad, Rotterdam gibi kentleri bombalayan Alman Hava Kuvvetleri olduğu kendilerine hatırlatıldığında, Almanların büyük bölümü utanmazca sessizliğe bürünüyordu.

Bu iki yüzlülük insana Ziya Paşa’nın Terkib-i Bend’inin ünlü mısralarını hatırlatır:

“En ummadığın keşf eder esrâr-ı derûnun, (En ummadığın, senin iç yüzünü keşfeder)

Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın?”

Hasat zamanı gelmişti. Alman halkı yıllardır ektiğini şimdi biçiyordu.

Adalet bunun neresinde?

Yeri gelmişken bir konuyu açıklığa kavuşturalım.

Müttefiklerin Dresden, Hamburg, vb. başta olmak üzere Alman şehirlerini bombalamalarını ve Japonya’ya atılan atom bombalarını göz önünde bulunduran bazı kişiler, savaş sonrasında yalnızca Alman ve Japon suçlarının gündeme getirildiğini, oysa müttefiklerin de benzer eylemler gerçekleştirdiklerini, aslında iki taraf arasında pek/hiç fark olmadığını, “tarihin kazananlar tarafından yazıldığını” iddia ederler.

Tarihin kazananlar tarafından yazılması, yani kazananların tarihi yazarken çıkarlarına uygun şekilde çarpıtmaları, kazananın ve kaybedenin ahlaken eşit, aralarındaki tek farkın ise kazanmak/kaybetmekten ibaret olduğu anlamına gelmez. Konumuz 2. Dünya Savaşı olduğuna göre, faşist devletler ile müttefiklerin yaptıkları katliamları değerlendirirken, hem sayılara hem de bu katliamların arkasındaki nedenlere bakmalıyız.

Yıllar boyunca devam eden bu savaştaki ölü sayılarının tespiti çok zordur, tahminler ciddi farklılık gösterir. Bununla birlikte, tarihçilerin çoğunluğu tarafından kabul edilen ortalama sayılara baktığımızda, müttefik bombardımanları sonucunda Dresden, Hamburg, Berlin ve diğer Alman şehirlerinde ölen sivillerin sayısının dört yüz-altı yüz bin arasında, Japon şehirlerinde ölenlerin üç yüz otuz bin dolaylarında, iki atom bombası sonucunda ölenlerin ise yüz otuz-iki yüz otuz bin arasında olduğunu görürüz. Söz edilen bu sayıları, yine ortalamaları üzerinden topladığımızda ise bir milyonu biraz geçerler. Yani, Dresden, Hamburg, Tokyo, Hiroşima, Nagazaki, vb. pek çok Alman-Japon şehrinde yıllar süren bombardımanlar ve atom bombaları sonucunda ölenlerin toplamı, bir milyon yüz bin kurbanıyla tek bir Auschwitz bile etmez.

Kaldı ki, Auschwitz dışında öldürülen Yahudiler’in sayısı beş milyondur. Buna yüzbinlerce çingene, solcu, homoseksüel, on altı-on sekiz milyon arasındaki Sovyet ve milyonlarca Çinli sivil kaybını ekleyelim. Alman çizmesi altında ezilen diğer Avrupalı ve benzer şekilde Japon boyunduruğundaki diğer Güneydoğu Asya halkları üzerinde yapılan katliamları dışarıda bıraksak bile — ki bunları dışarıda bırakmak için hiçbir neden yoktur — Alman/Japon katliamları devse, müttefik katliamları bunun yanında cüce kalır.

Katliamların pratikte hangi boyuta ulaştığını sayılar göstermektedir ama bunun bir de teorik altyapısı vardır ve belki sayılar arasındaki farktan da önemlidir.

Bu katliamların arkasındaki nedenlere baktığımızda Almanların, ve bir ölçüde Japonların, ırkçı ideolojileri kapsamında düşman gördükleri halkları toptan ortadan kaldırmaya çalıştıklarını görürüz. Böyle bir ideolojik güdüleri olmayan müttefiklerin bombardımanları ise tek bir amaca yönelikti: Düşmanı teslim olmaya zorlayarak savaşı kazanmak. Nitekim 1945 Ağustos’u başında, neredeyse bütün dünya karşı cephede birleşmişken, kendisine yapılan teslim çağrısını reddeden Japonya, ilk atom bombasından sonra bile bu kararlılığını sürdürmüş, ancak ikinci bombadan sonra, o da imparatorun bizzat araya girmesiyle teslimiyeti kabul etmişti.

Faşist devletlerle müttefikler arasındaki fark şuydu ki; Almanya ve Japonya’nın katliamları, düşmanı yendikten sonra, belirli bir bölgeyi “aşağılık unsurlardan temizlemek” için yapılırdı ­- kurbanları “insan” bile değil, “unsur” olarak adlandırırlardı. Bu yüzden Alman hakimiyeti altındaki Avrupa’da yıllar boyunca insanlar evlerinden toplanıp imha kamplarına gönderilmişlerdir. Buna karşın, müttefiklerin katliamları düşmanı yenmeden önce yapılmış, karşı taraf teslim olduktan sonra bu katliamlara son verilmiştir. Bazı yorumcuların iddia ettikleri gibi, eğer müttefikler de ırkçı bir ideoloji doğrultusunda hareket ediyor olsalardı, günümüzde bir tane Alman ya da Japon kalmazdı. Çünkü 1945’te, müttefikler yendikleri düşmanlarına her istediklerini yapabilecek kudretteydiler.

Ama yapmadılar.

Aksi durumun gerçekleştiği, yani Hitler’in savaşı kazandığı ve bütün dünya halkları üzerinde tam bir tahakküm kurduğu bir düzeni gözünüzün önüne getirirseniz, bu dünyada hiçbir Yahudi, çingene, zenci, vb.’ne yer olmadığını görürsünüz.

Elbette bu olgular, müttefiklerin masum olduğunu göstermez, müttefiklerce yapılan bombardımanların da savaş suçu olduğu gerçeğini değiştirmez. Nitekim bunu yukarıdaki bölümde belirtmiştik. Bebeklerin öldürülmesini içeren her eylem suçtur, amacı ne olursa olsun… Buna ek olarak, örneğin, savaşa girdikten sonra ABD hükümetinin, ortada hiçbir kanıt yokken Japon kökenli Amerikan vatandaşlarının olası bir ihanetinden korkarak onları tecrit kamplarında tutması da suçtur.

Diğer yandan, kendi vatandaşlarını ırkları nedeniyle bir süreliğine tecrit kamplarına hapsetmek yabancı düşmanlığıdır. Ele geçirdiği her bölgede yaşayan belirli bir ırktan insanları tek tek tespit edip bunları evlerinden toplayıp trenlerle, en hızlı şekilde insan öldürmek dışında hiçbir amacı olmayan imha kamplarına gönderip gaz odalarında kitleler halinde katlettikten sonra fırınlarda yakmak ise insanlık tarihinin gördüğü en organize ırkçılık eylemidir.

Eğer yargılarımızda adil olacaksak, yine yukarıda söz ettiğimiz gibi, düşmanlarını yenmek amacıyla zaman zaman canavarca eylemlerde bulunan müttefikler ile canavarlığın kendisini aynı kefeye koyamayız.

Kaldığımız yerden devam

1945 Mart’ında müttefikler Almanya’nın batısındaki Ren Nehri’ni geçtiler. Hitler hemen Amerikalılara karşı birliklerin gönderilmesini emretti, ancak aldığı cevapla yıkıldı: Elde gönderecek kuvvet yoktu.

Böylece Hitler’in yenilmesinde asıl rolü oynayan ve bunu büyük kayıplar pahasına başaran Kızıl Ordu’nun aksine Amerikan-İngiliz askerlerinin işgali, bir muharebeden çok, resmi geçit havasında ilerliyordu. Almanya’nın içlerine doğru yol alırken batılı müttefiklerin önündeki en büyük engel, kendi bombardımanları sonucunda harabeye dönen yollarda açılan deliklerdi. Zaten Almanlar da, en fanatik olanları hariç, Amerikan ve İngiliz askerlerinin bir an önce ilerleyerek Berlin’e ulaşmalarını, böylece Ruslarla mümkün olduğunca doğuda karşılaşmalarını istiyordu.

Doğuda ise Ruslar, Berlin’i ele geçirmek için yapacakları saldırıda kullanmak üzere iki buçuk milyon asker, yedi bin beş yüz uçak, kırk bir bin altı yüz top ve havan topu, altı bin iki yüz elli tank ve roketatar hazırlamışlardı. Rusların bir şehri ele geçirmek için hazırladıkları mekanize güçlerin toplamı, Hitler’in Rusya istilasında kullanmayı planladığından daha fazlaydı.

Zaten tarihte bu kadar büyük bir ateş gücü bir araya gelmemişti.

1 Nisan şakası

Alman felsefeci Karl Marks’ın pek çok ünlü sözünden biri de Berlin’in önemiyle ilgilidir: “Berlin’e hükmeden Almanya’ya, Almanya’ya hükmeden Avrupa’ya hükmeder.”

Karl Marks

Daha önce, batılı müttefiklerin İtalya’dan kuzeye ilerleyerek mi, yoksa Normandiya ’ya çıkarma yaparak mı Almanya’ya girmelerinin daha doğru olacağı tartışmasında yaşandığı gibi, Amerikalılarla İngilizler arasında Berlin’in fethiyle ilgili fikir ayrılığı vardı.

Müttefik Kuvvetleri Komutanı Eisenhower, Avrupa’daki savaşı Amerikalılar açısından mümkün olduğunca az kayıpla bitirip Japonya’nın teslim alınmasına odaklanmayı doğru bulduğu için, Berlin’in fethinin Ruslara bırakılmasını savunuyordu. Eisenhower’a göre savaş sonrası dünyasının nasıl olacağını düşünmek kendisinin işi değildi.

İngilizler ise, askerlik değil ama politika söz konusu olduğunda, Eisenhower’ın stratejik düşünme yeteneğinden bu kadar uzak olmasına şaşırıyorlardı: Onlara göre, Berlin’i Ruslara bırakmak çılgınlıktı.

Stalin, Hitler’in ordusuna karşı en fazla asker kaybeden ülkenin lideri olduğu için, kendisini zaferin asıl sahibi olarak görüyor ve büyük ödül Berlin’in kendi hakkı olduğuna inanıyordu. Ancak Berlin’i Amerikan-İngiliz ordularından önce ele geçirmek istemesinin tek nedeni bu değildi. Stalin ile Rus Gizli Servisi’nin başı ve Devlet Güvenliği Bakanı olan Beriya, Amerikalıların atom bombası üretiminde sona yaklaştıklarını biliyor, eğer Berlin’in Dahlem Bölgesi’ndeki Kaiser Wilhelm Fizik Enstitüsü’nün laboratuvarlarını, bilim insanlarını ve uranyumunu SSCB’ye götürebilirlerse, kendilerinin de bir gün atom bombası üretebileceklerini düşünüyorlardı.

Bu nedenle Berlin’i batılı müttefiklerine kaptırmamak Stalin için çok önemliydi. 1 Nisan günü Eisenhower, Nisan’daki Amerikan ve İngiliz harekatlarının planlarını Stalin’e yollamıştı. Stalin, bunların Kızıl Ordu’nun planlarıyla tamamen örtüştüğünü belirttikten sonra, Berlin’in artık stratejik önemini kaybettiğini, Sovyetler’in buraya ikincil kuvvetlerini göndereceklerini ifade ediyordu. Rus ordusu güneye ilerleyip Batılı müttefiklerle birleşecek, esas harekat Mayıs’ın ikinci yarısında başlayacaktı.

Stalin’in mesajında ilk bakışta gözden kaçabilecek bir cümle ise, aslında mesajın kalanından daha önemliydi:

“Ancak bu plan, şartlara bağlı olarak değişiklik arz edebilir.”

Tarihçi Antony Beevor, “Berlin-Çöküş 1945” kitabında, bu olayı modern tarihin en büyük 1 Nisan şakası olarak tanımlar.

Kışlanın önünde redif sesi var (dinle)

Stalin’in yukarıda değindiğimiz ordusuna karşı koyabilmek için Hitler, ülkenin en gençlerini cepheye sürdü. Bazıları o kadar küçüktü ki, Ruslara karşı savaşmaya giderlerken, yanlarına tütün yerine şeker verildi.

Ellerinde panzerfaust’larla – daha önce değindiğimiz, bir çeşit bazuka -, Rus tanklarını patlatmaya gönderilen gençler

Çocuk askerlerin dışında, bir de “Kurt Adam” projesi yürürlüğe konmuştu: Buna göre, düşmanın işgal ettiği yerlerde Almanlar gerilla savaşı verecek, düşmanı arkadan vuracaklardı. Ancak bu proje, çok küçük bir iki olay dışında, hiçbir sonuç vermedi. Berlin’de günlük yazanlardan biri bu durumu şöyle ifade ediyordu: “Biz Almanlar bir partizan ulusu değiliz, liderlik bekleriz, emir verilmesini bekleriz.” Nitekim, daha Naziler iktidara gelmeden önce Rusya’ya yaptığı bir gezide, Almanya’daki devrimci ruhun eksikliğiyle alay eden Ruslar kendisine şöyle demişlerdi: “Alman devrimcileri bir tren istasyonunu basmadan önce sıraya geçip bilet alırlar.”

Bir gün belki hayattan, geçmişteki günlerden

Bir teselli ararsın, bak o zaman resmime (dinle)

Bir yandan Ruslar, diğer yandan Amerikan-İngiliz askerleri Almanya’nın içinde ilerlerken Hitler umudunu mucizelere bağlamıştı. Ünlü İskoçyalı yazar Thomas Carlyle’nin eseri olan “Büyük Friedrich’in Hikayesi”ni okuyor, bu eserde söz edilen, Alman Kralı Büyük Friedrich’in orduları yok olmak üzereyken düşmanı Rus İmparatoriçesi Elizabeth’in ani ölümüyle mucizevi bir şekilde kurtuluşunun bir benzerini yaşamayı umuyordu. Ayrıca sık sık Büyük Friedrich’in yağlıboya tablosunun önünde vakit geçiriyor, sanki onunla mistik bir bağ kurmaya çalışıyordu.

Büyük Friedrich

Hitler’in beklediği haber 13 Nisan’da geldi. Propaganda Bakanı Goebbels kendisini arayarak tebrik etti ve kader sayesinde en büyük düşmanının ortadan kalktığını söyledi: ABD Başkanı Roosevelt, beyin kanaması nedeniyle bir gün önce hayatını kaybetmişti. Goebbels “Führerim,” diyordu, “bugün ayın 13’ü ve Cuma. Artık düşmanlarımızın kaderi döndü.”

George Washington ve Abraham Lincoln ile birlikte Amerika Birleşik Devletleri’nin en büyük üç başkanından biri kabul edilen Franklin Roosevelt’in cenaze töreni

Aslında Goebbels’in bu ölümden beklediği bir şey yoktu ancak bu zor anında Hitler’e moral vermek istemişti. Nitekim amacına ulaştı, çünkü Hitler Roosevelt’in ölümüyle birlikte, Churchill ve Stalin arasındaki ittifakın dağılacağına inanıyordu.

İnsanların büyük bölümünün çeşitli alanlardaki inançlarında görülen şekilde; ortada bunu gösteren somut bir gerçeklik olduğu için değil, yalnızca buna inanmak istediği için…

14 Nisan’da askerlerine yayımladığı bildiride “tüm zamanların en büyük savaş suçlusunun kaderin eliyle ortadan kalktığı bu anda, savaşın sonucunun değişeceği kesindir.” diyor ve Türkler’in Viyana kapılarından geri püskürtülmelerine atıfta bulunarak ekliyordu: “Bolşevikler bu kez Asyalıların tarihi kaderini paylaşacak.”

Hitler yine yalan söylüyordu çünkü bu bildiriden bir gün önce, 13 Nisan 1945’te, Ruslar Viyana’yı ele geçirmişlerdi bile…

Kızıl Ordu Viyana’da

Hitler’in doğduğu ülkenin başkenti, artık Kızıl Ordu’nun çizmesi altındaydı.

Sırada, Hitler’in öleceği ülkenin başkenti vardı.

Yazı dizimizin bir sonraki bölümünde Hitler’in son nefesini verdiği Berlin Muharebesi’ne ve sonrasında yaşananlara eğiliyoruz.

[1] 1990’lara gelindiğinde hala, Rusya’da bir araştırma merkezine katılmak için doldurmanız gereken başvuru formunda, akrabalarınızın içinde, Alman esir kampında kalan birileri olup olmadığını beyan etmeniz gerekiyordu. Eğer böyle biri varsa, siz de şüpheli olarak değerlendirilirdiniz.

[2] Bu dönemde, cephedeki komutanların inisiyatif almaları olanağı ortadan kalkmıştı. Öyle ki, Alman ordusundaki yaygın bir ifadeye göre “tabur komutanları bir askeri, pencereden kapıya göndermeye korkuyorlardı”.

21

“9. Bölüm: Hasat Zamanı” için 4 yanıt

Tekrardan toplama kamplarına gönderilen Sovyet Askerleri ömürlerin geri kalanını kamplarda mı geçirmiştir?

Güzel betimlemeleriniz devam etmiş.
Yazının özünde belirttiğiniz nokta çok önemli.
Alman, İtalya ve Japon devletlerinin Irkçı, Faşist vs olduğu gerçeği.
Fakat şu cümleniz;
“Bu katliamların arkasındaki nedenlere baktığımızda Almanların, ve bir ölçüde Japonların, ırkçı ideolojileri kapsamında düşman gördükleri halkları toptan ortadan kaldırmaya çalıştıklarını görürüz. Böyle bir ideolojik güdüleri olmayan müttefiklerin …”
Müttefik devletlerin ve Milletlerin hepsi eksiksiz olarak “düşman gördükleri halkları toptan ortadan kaldırmışlardır”. Yani Almanlar gibi başarısız olmamışlar tam aksine başarmışlardır.
ABD:
1650 lerden başlayıp 1865 kadar gittikçe artan şekilde 1865 sonrası sistemli, devlet tarafından tam destekli ve nesli dibine kadar bitirecek şekilde icra edilen Kızılderili katliamı.
Yanlış hatırlamıyorsam 1700 lü yıllar için verilen bir nüfus rakamı şöyleydi
1 milyon Beyaz
5 milyon Siyah köle
50? milyon Kızılderili
1900 yıllarına gelindiğinde bir çok Kızılderili milleti tam olarak yok edilmişti.
Son zamanlara kadar kalan melez Kızılderililerin rezervasyon alanlarının dışına çıkmaları hala yasak.
Bugüne kalan çoğu Kızılderili köken olarak Kızılderili bir ana ile onun beyazlar tarafından tecavüzü neticesi doğan çocuklarından neşet etmişlerdir.
İngiltere, Fransa, Hollanda, Belçika, vd
Bunların Afrika’da, Asya’da ve erişebildikleri her yerde yaptıkları tam anlamı ile SOYKIRIM dır.
Sayısal karşılaştırmalar ve uygulanan yöntemlere bakacak olursak Almanlar bu diğer kardeş Avrupalı milletlerin ve devletlerin yanında karikatür gibi kalırlar. Oldukça beceriksizce ve tam bir kabalıkla (gerçek Alman kabalığı) ve de en iğrenç şekilde bu SOYKIRIMI yapmışlardır.
1500 yıllarından itibaren Avrupa’nın dünya sömürge tarihi zor okunacak cinstendir. Almanlar bu sömürge katarına başında katılamamışlardı.
Sonrasında katılmak istediklerin de artık çok geç olmuştu.

“Böyle bir ideolojik güdüleri olmayan müttefiklerin” derken, bu ülkelerin tarihlerine atıf yapmak yerine, savaştaki düşmanları Alman, İtalyan ve Japonlara 2. Dünya Savaşı’nda ve sonrasında uyguladıkları politikayı kast ettim.

Yani şöyle diyebiliriz: Hitler savaşı kazanmış olsaydı, ulaşabildiği ülkelerde tek bir Yahudi, çingene, vb. bırakmayacaktı. Oysa müttefikler, Alman ve Japon ırklarının yaşamasına izin verdiler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir