Kategoriler
Tarihin En Büyük Bilek Güreşi: Hitler-Stalin

6. Bölüm: Cehennemin Kapıları

“Ya ben bu şehri alırım ya da bu şehir beni alır, ister ölü, ister sağ olsun… Yenilgiyi kabul eder ve barış içinde çekilirsen, … dost oluruz. Şehre barışçıl girişime karşı koymakta diretirsen, zorla yolumu açacağım. Seni ve bütün asilzadelerini kılıçtan geçireceğim, sağ kalan herkesi öldüreceğim ve askerlerimin diledikleri gibi yağma yapmalarına izin vereceğim. İstediğim tek şey bu şehir, içi boş olsa bile…”

Sultan II. Mehmet’ten İmparator XI. Konstantinos’a Mektup

Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u ele geçirmek için duyduğu arzunun benzerini tarihte çok az lider çok az şehir için duymuştur. Bunun bir örneği 2. Dünya Savaşı’nda görüldü: Hitler ve Stalingrad örneğinde…

Yazı dizimizin altıncı bölümünde, 2. Dünya Savaşı’nın dönüm noktalarından birini oluşturan Stalingrad Muharebesi’ne odaklanıyoruz.

Kafkas petrolleri rüyasının sonu

Bir önceki yazımızda, 1942 Temmuz’unda Alman ordusunun ikiye bölünerek bir kısmının Stalingrad’a, diğer kısmının Kafkas petrollerine ulaşmayı hedeflediğinden söz etmiştik.

Stalingrad’a geçmeden önce diğer tarafa kısaca değinelim.

Rostov’un ele geçirilmesinden sonra Alman General Kleist’ın ordusu açık arazide hızla ilerleyerek kısa zamanda büyük yol kat etti. Ancak daha sonra gerek petrolün azlığı gerekse Kafkasya’nın dağlık yapısı nedeniyle yavaşlamak zorunda kaldı. Ayrıca buradaki Rus birlikleri genelde bu yörenin insanlarından oluşuyorlardı; dolayısıyla hem öz vatanlarını savunduklarından hem de dağlık araziyi iyi bildiklerinden Almanlara müthiş bir direniş gösterdiler.

Sonbaharda buradaki Alman saldırısı duracak ve Almanlar geri çekilmek zorunda kalacaklardı.

Şimdi esas konumuza geçebiliriz.

Guernica’nın devamı

2. Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde Almanya ile Rusya arasında imzalanan saldırmazlık paktının üçüncü yıldönümü olan 23 Ağustos 1942, Stalingrad Muharebesi’nin başladığı gündür.

O gün yapılan hava saldırısının arkasında, daha önce İspanya İç Savaşı sırasındaki Guernica katliamında kendisiyle tanıştığımız General Richthofen vardı. Alman-Rus savaşı boyunca yaşanan en yoğun saldırı olan bu hava akınına katılan Alman uçakları Stalingrad’ı yerle bir etmek için tam bin ton bomba attılar.

Bombalamalar izleyen günlerde de devam etti. Birinci haftanın sonuna gelindiğinde altı yüz bin kişilik Stalingrad nüfusunun kırk bini ölmüştü.

Bununla birlikte, Stalingrad’ın her yanındaki yıkık binalar, şehri, Rusların Almanlara karşı kullanacağı korkunç bir tuzağa çevirmişti.

Almanlar henüz bu durumun farkında değillerdi.

Kadınlar savunmada

Nazi ideolojisinde kadının toplumsal konumu 3K sloganı ile belirlenmişti: “Kinder-Küche-Kirche” (Çocuklar-Mutfak-Kilise). Aslında bu, Nazilerin bulduğu bir slogan değildi; daha önceki dönemlerde de 3K’ya ek olarak “Kammer, Kleider” (Oda, Giysiler) gibi başka “K”lar, bir kadının görevlerinin erkekler tarafından belirlendiği, Avrupa’nın çeşitli burjuva toplumlarında kullanılmaktaydı.

Sovyetler Birliği’nin yaratmayı amaçladığı “yeni insan” tipi ise bambaşka bir kadın rolü öngörmekteydi. Bu doğrultuda, kadın erkekten farksız olarak toplumun her alanında görev alacaktı. 2. Dünya Savaşı’nda da sekiz yüz binden fazla kadın Kızıl Ordu’da görev yapmış, bunların büyük bölümü cephede savaşmıştır.

Bununla birlikte, SSCB’nin kadın erkek eşitliğini sağlamış veya en azından bu ilkenin doğruluğuna inanan kişiler tarafından yönetilen bir ülke olduğunu düşünmemek gerekir. Zira Stalin ve çevresindekilerin tamamı Çarlık Rusya’sı döneminde doğup büyümüş, din-tarım toplumunun ataerkil değerleriyle yoğrulmuş kişilerdi. Bu nedenle, geniş yönetici kadrosunun içinde tek bir kadın yoktu. Onların kafasındaki; üretimin arttırılması, düşmana karşı anavatanın savunulması, vb. konularda kadınların da erkekler kadar sorumluluk üstlenmeleriydi.

Özetle kadınlar sefada değil, cefada ortaktılar.

Nitekim yukarıdaki sekiz yüz bin kadının neredeyse tamamı, savaş biter bitmez ordudaki görevlerinden alınmışlardır.

Yine de toplumun bu bakış açısı doğrultusunda şekillendirilmesi, SSCB’nin Almanlara karşı direnişinde kritik etkiye sahip olmuştur. Yukarıda söz ettiğimiz Richthofen’ın bombardımanı sırasında panzer birlikleri şehre doğru ilerlerken, liseyi yeni bitirmiş komünist, gönüllü kızlar uçaksavar toplarının başına geçip bunların namlularını eğdiler ve tanklara ateş etmeye başladılar. Yeterli cephane olmadığı için içlerinden çok azı daha önce uçaksavarla talim yapmıştı. Onlar da uçaklara ateş etmeyi denemişlerdi; yerdeki hedeflere değil…

Alman panzerleri doğruca, kendilerine ateş açan uçaksavarlara saldırdılar. Alman uçakları Stukalar panzerlere destek verip ortalığı mahşer yerine çevirdiğinde bile kızlar sığınaklara inmeyip ateşe devam ettiler.

Alman 16. Panzer Tümeni’nin raporu bu muharebenin sonunu şöyle anlatır:

“Büyük bir azimle mücadele eden kadınların savunduğu otuz yedi uçaksavar mevziine karşı öğleden sonraya kadar savaştık; ta ki hepsini birer birer yok edinceye kadar….”

Böylece Stalingrad savunmasını başlatma onuru Rus kızlarının olmuştu. Stalingrad’da görev yapmış bir Alman subayı sonradan şöyle yazacaktı: “Rus kadınlarını “etek giymiş askerler” biçiminde küçümseyerek tanımlamak çok yanlıştır. Rus kadını, savaşta kendisine düşen görevleri yerine getirmek üzere tamamıyla hazırlanmış durumdadır.”

Rus keskin nişancılar

Hızır Aleyhisselam’ın Rusçası Jukov’dur

Alman baskısı altındaki Stalingrad’ın durumu o kadar kötüydü ki, Ağustos sonunda Stalin Jukov’un Stalingrad’a gönderilmesini ve kendisi adına orduyu yönetmesini istedi. Stalingrad’ın yalnızca acımasızlıkla kurtulamayacağını, işi profesyonel askerlere bırakmak zorunda olduğunu nihayet kavramıştı. Nitekim Ekim başına gelindiğinde, komutanların yanlarında görev yapan politik komiserlerin yetkilerini kısarak, onları “eğitici” statüsüne düşürecek ve cephede bütün güç tekrar ordunun eline geçecekti.

Ancak Jukov bu terfiyi reddetti, gerekçe olarak karakterinin Stalin’le uyumlu şekilde çalışmasına olanak tanımamasını gösterdi. Bu yetenekli ve dik başlı komutan, askerliğin “a”sından anlamayan Stalin’in kaprislerine daha fazla katlanmak niyetinde değildi.

Stalin ise felaketlerin ülkeyi tehdit ettiğini, eldeki her türlü araç gereçle anavatanın savunulması gerektiğini söyleyerek yanıt verdi. Böyle bir durumda kişilik farklılıkları bir bahane olamazdı, anavatanın çıkarları her şeyin üzerindeydi.

Leningrad ve Moskova’dan sonra bu kez de Stalingrad’ı kurtarmak amacıyla Jukov yola çıkıyordu.

Öldür!

9 Eylül 1942’de, yine daha önce değindiğimiz, Rusya’nın bir numaralı propaganda yazarı İlya Ehrenburg’un en ünlü makalesi, Kızıl Ordu’nun gazetesi “Kızıl Yıldız”da yayınlandı. “Öldür!” başlıklı yazı şöyle bitiyordu:

“(…) Artık konuşmayacağız. Artık heyecanlanmayacağız. Öldüreceğiz. Her gün bir Alman öldürmediysen, o gün boşa geçmiş demektir… Eğer Alman’ını kurşunla öldüremezsen süngünle öldür. Eğer cephenin senin tarafı huzurluysa, eğer savaşmayı bekliyorsan, bu arada bir Alman öldür. Eğer bir Alman’ı sağ bırakırsan, Alman bir Rus erkeğini asacak ve bir Rus kadınına tecavüz edecek. Eğer bir Alman öldürürsen, bir tane daha öldür — bizim için Alman cesetlerinden oluşan bir tepeden daha keyif verici bir şey yoktur. Günleri sayma, kilometreleri sayma. Yalnızca öldürdüğün Almanları say. Alman’ı öldür — büyükannenin isteği bu. Alman’ı öldür — çocuğunun duası bu. Alman’ı öldür — anavatanın böyle haykırıyor. Tereddüt etme! Yumuşama! Öldür!”

Geçtikleri her yerde Almanlar tarafından öldürülmüş, tecavüze uğramış, işkence görmüş yurttaşlarını, yıkılmış, yok edilmiş, yağmalanmış köyleri gören Rus askerlerinin yüreklerinde, böyle bir çağrının nasıl bir etki yapacağını tahmin etmek zor değildir. Bu yazıyla birlikte Rus askerlerinin amansız direnişi bir kat daha artacaktı.

Farelerin savaşı

Stalingrad, kuzeyden güneye doğru akan Volga Nehri’nin Batı tarafına kurulmuştu. Alman birlikleri Eylül’de Stalingrad’ın içinde epey ilerleyip Rusları kendileriyle Volga arasına sıkıştırdılar. Ancak bu ilerleme Almanlar için çok pahalıya mal olmuş, müthiş asker ve cephane kaybetmişlerdi. Çünkü yazın Almanların nereye saldıracaklarının belli olmaması Rusların direnişini büyük ölçüde zora sokarken, şimdi Stalingrad hedefi belli olduğu için, Almanlar sürpriz avantajlarını kaybetmişlerdi. Ruslar bütün kuvvetlerini şehrin taktik açıdan önemli noktalarına yığabiliyorlardı.

Ruslar kenti sokak sokak, ev ev savunuyorlardı. Hatta Eylül sonunda Volga Nehri kıyısındaki bir binanın üst katında Almanlar, orta katında Ruslar, alt katında ise yine Almanlar vardı. Yıkık dökük binalar, daha doğrusu moloz tepeleri içinde savaşıldığından, iki tarafın üniformaları toz toprak içindeydi. Bu nedenle, karşılaşılan kişinin dost mu düşman mı olduğunu anlamak pek mümkün değildi.

Taa ki çok geç olana kadar…

Artık cephe diye bir şey kalmamıştı, Ruslar her delikten çıkıp Almanlara saldırıyorlardı. Fabrika tepelerinde, yer altı sığınaklarında, kanalizasyonda sürüp giden bu savaş Almanların alıştıkları, açık arazide panzerleriyle geniş manevralar yapıp düşmanı esir aldıkları Yıldırım Savaşı’nın tam tersiydi. Almanlar bu savaşın adını koymakta gecikmediler: “Rattenkrieg” (Farelerin Savaşı)…

Ruslar ise gurur duydukları bu çatışmalardan “Stalingrad Sokak Çatışmaları Akademisi” diye söz ediyorlardı. Genelde yedi-sekiz kişilik ufak birimler halinde Almanlara saldırıyor, bomba ve makineli tüfeklerin yanı sıra düşmanın işini sessizce bitirmek için bıçak ve yanları sivriltilmiş kürekler kullanıyorlardı. Özellikle kürek bulmak çok zor olduğundan, askerler küreklere isimlerini yazıyor ve kimsenin çalmaması için başlarını küreklerine dayayıp uyuyorlardı.

Yıkılmış fabrikadaki Alman askerleri, Ekim 1942

Sıhhiye eri, yaralı bir askerin başını bandajlarken arkada Rus askerleri saldırıda…

Ruslar yıkıntılar içindeki bir binaya tırmanıyor
Alman panzerlerinin Stalingrad’ı ezmesine izin vermeyen Rus askeri

Tank ve toplarla yürütülen modern muharebelere oranla, geceleri hançerlerle gırtlak gırtlağa yapılan bu kör dövüşünde Sibiryalılar, Tatarlar ve Kazaklar, Almanlardan çok üstünlerdi. Zaten yakın dövüş eskiden beri Rus ordusunun alışık olduğu bir tarzdı. 18. yüzyılın büyük Rus komutanı Aleksandr Vasilyeviç Suvorov şöyle yazmıştı: “Mermi sersem, süngü ise korkutucudur. Süngünü düşmanın göğsüne ya da boğazına sapladığında ıskalamak gibi bir sorunun olmaz.”

Aleksandr Suvorov

Bir binayı kaç gün boyunca savunabilirsiniz?

Kızıl Ordu askerlerinin gösterdiği muazzam inatçılığa verilecek en güzel örnek “Pavlov’un evi” olarak bilinen savunmadır.

Eylül sonlarında bir Rus müfrezesi Volga Nehri’ne çok yakın, dört katlı bir binayı ele geçirdi. Müfrezenin komutası Başçavuş Yakov Pavlov’daydı. Binanın içindeki birkaç sivil, çarpışma boyunca binada kalmayı seçti. Alman tankları binaya her yaklaştıklarında Başçavuş Pavlov’un erleri binanın dört bir yanına dağılarak tanklara saldırıyor, tanklar ise bu kısa mesafeden hedefe ateş etmek için namlularını yeterince çeviremiyorlardı. Pavlov ve adamları, Rus birlikleri yardıma gelene kadar her saldırıyı püskürttüler ve binayı bırakmadılar.

Bir gün, beş gün, on beş gün boyunca değil…

Tam elli sekiz gün boyunca…

Stalingrad’ın savunmasından sorumlu komutan Vasili Çuykov sonraları Almanlarla alay ederek, Paris’i ele geçirirken kaybettikleri asker sayısından daha fazlasının Pavlov’un evine saldırırken öldüğünü söyleyecektir.

Yakov Pavlov ve Pavlov’un evi

Pavlov’un evinin günümüzdeki hali

“Sevgisiz ve ihtirassız çıplak devler değil,

inanılmaz zaafları, korkunç kuvvetleriyle,

silahları ve beygirleriyle insanlardı dayanan.”

Bu tür anekdotlar, Rus askerlerinin ideolojik propagandayla beyinleri yıkanarak savaşmaya programlanmış robotlar olduğunun düşünülmesine neden olabilir. Oysa mektupları, onların da ailelerinin özlemiyle tutuşan insanlar olduklarını bize hatırlatır.

Onlardan biri olan Teğmen Çarnosov’un karısı Şura’ya yazdığı satırlara bakalım: “Merhaba Şura! Küçük kuşlarımız Slavik ve Lida’yı öpüyorum. Sağlığımda bir sorun yok. İki defa yaralandımsa da bunlar önemli değil; birliğime komuta etmeye devam ediyorum. Liderimiz Stalin’in kenti için sıkı bir şekilde savaşıyor ve böylelikle gündüzleri güzel memleketim Smolensk’in intikamını alıyorum. Geceleri ise aşağı inip iki sarışın çocuğu dizlerime oturtuyorum; bana Slavik ve Lida’yı anımsatıyorlar.”

Karısının bir önceki mektubu ise şöyleydi: “Böyle sıkı savaşmana ve madalya almana çok sevindim. Kanının son damlasına kadar savaşmaya devam et ve ne olursa olsun Almanların eline canlı geçme. Esir kampları ölümden de kötü.”

Teğmen Çarnosov, Şura’nın öğüdünü tuttu.

Karısının mektubu cesedinin üzerinden çıkmıştı.

Bir de çocuklar var…

Çocuklar her zaman olduğu gibi, savaştaki en şanssız kesimi oluşturuyorlardı.

Stalingrad’da açlık baş gösterdiğinde kadınlar ve çocuklar, bombardımandan fırsat buldukları her an sokağa fırlayıp ölü atların etlerinden parçalar koparmaya başladılar. Çocuklar yetişkinlere göre daha küçük ve çevik oldukları için, Almanların ele geçirdiği tahıl silosunun içine geceleri girip olabildiğince tahıl kaçırıyorlardı.

Tabii bu sırada pek çok çocuk, Alman nöbetçiler tarafından öldürüldü. Doğrudan Alman ordusunun yiyecek malzemelerini çalmaya niyetlenenler de yakalandıkları anda vuruldular.

Madalyonun öbür yüzünde ise, Almanlardan alacakları kuru bir ekmek parçası karşılığında Alman askerlerinin mataralarını Volga Nehri’nde doldurmaya çalışan Rus çocukları vardı.

Onlar da Rus askerlerinin kurşunlarıyla can verdiler.

Bunca kayıp neden?

Alman ordusunun içine düştüğü çıkmaz, komuta kademesi tarafından hızla anlaşıldı. Özellikle kışın yaklaşması komutanları endişelendiriyordu. Ancak Hitler, saldırının durdurulmasına yönelik tüm talepleri elinin tersiyle itiyor, savaşa devam edilmesini istiyordu.

Stalingrad’ın Alman ordusu için bir mezbahaya dönüşmesine karşın saldırı emri vermeye devam eden Hitler

Alman askerinin hayaleti konuşuyor: “Söz verdiğimiz gibi, Führerim, gamalı haçı Stalingrad üzerinde dalgalandırdık.”

1942 Eylül sonu geldiğinde, Kara Kuvvetleri Komutanı Halder ve bazı yardımcıları bu şekilde devam etmenin mümkün olmadığını görüp görevlerinden ayrıldılar.

Daha önceki Leningrad ve Moskova seferlerinde, ordularının sokak çatışmalarına girerek anlamsız kayıplar vermesinin önüne geçmiş Hitler, Stalingrad söz konusu olduğunda takıntılıydı. Bu durum yalnızca Stalingrad’ın ülkenin en önemli su yolu Volga Nehri’nin üzerindeki stratejik konumundan, buranın ele geçirilmesinin ülkenin ortasıyla güneyini birbirinden ayıracak ve Kafkasya’daki petrol yataklarının savunulması için kuzeyden yardım gönderilmesini engelleyecek olmasından kaynaklanmıyordu.

Bu şehrin adı Stalingrad’dı, yani Stalin’in şehri…

Propaganda Bakanı Goebbels 15 Eylül’de günlüğüne şöyle yazmıştı: “Stalingrad’daki kavganın nasyonal sosyalizm ile komünizm arasında devasa bir mücadele olduğuna kuşku yok, ya da daha doğru ifade edersek, Hitler ile Stalin arasında…”

Hitler bu şehri alırsa Stalin’i yenmiş olacağına inanıyor, 30 Eylül’de Berlin Spor Sarayı’nda yaptığı konuşmada şöyle bağırıyordu: “Ulaştığımız bu noktadan hiç kimse bizi geriye gönderemeyecek.”

Stalin de, kendi adını taşıyan bu şehrin kaybedilmesinin, Rus halkı nezdindeki otoritesi üzerinde müthiş bir psikolojik etkisi olacağını biliyordu. Ayrıca başka kişisel sebepleri de vardı: Şehrin adının daha “Çariçin” olduğu 1918 yılında, terör uygulayarak insanları nasıl yöneteceğini deneyimlemiş, Lenin’in güvenini ve Troçki’nin nefretini kazanmış, ileride yoldaşları olacak Voroşilov ve Budyonni[1] ile tanışmış ve nihayet ikinci karısı Nadya ile burada evlenmişti.

Bu yüzden iki dev arasındaki bilek güreşinin en önemli bölümü işte bu şehirde yaşandı.

Stalin’in orgu

Stalingrad’ı savunurken Rusların kullandığı silahların en etkilisi Katyuşa roketleriydi. Volga Nehri kıyısına sıkışan Rus ordusu, kamyonların damperlerini şehre çeviriyor ve peş peşe on altı roketi ateşliyordu. Bu roketlerin çıkardıkları gürültünün Almanlar üzerindeki psikolojik etkisi müthişti. Gerek sesleri gerek görünüşleri nedeniyle Almanlar bu silaha “Stalin’in orgu” adını taktılar.

Katyuşa roketleri ateşleniyor, Stalingrad, 1942 Ekim

Bu silah, ismini, savaştan hemen önce çıkmış ve savaş sırasında Rus ordusunun en sevdiği şarkı olmuş Katyuşa’dan[2] almıştı. Bunun nedeni, hem icat edildikleri fabrikayı göstermesi nedeniyle üzerlerine “K” harfi yazılması hem de Katyuşa şarkısındaki sesin giderek yükselmesine benzer şekilde, ateşlenirken bu roketlerin de seslerinin artmasıydı.

Şarkının (dinle) sözleri şöyledir:

“Elma ve armut ağaçları çiçek açıyor,

Nehrin üzerini sis kaplıyordu.

Katyuşa nehrin dik ve yüksek

Kıyılarında dolaşıyordu.

Bir yandan yürüyor, bir yandan söylüyordu,

Steplerin gümüş renkli kartalının şarkısını.

Mektuplarını her zaman sakladığı

O çok sevdiği sevgilisinin şarkısını.

Ey sen, şarkısı, genç bakirenin

Uçarak yüksel parlak güneşe.

Selamını götür Katyuşa’nın

Uzak sınırda nöbet tutan askere.

Katyuşa’yı hatırlatsın bu şarkı ona,

Basit bir kızın sesini duyursun.

Katyuşa aşkını nasıl koruyorsa,

O da anavatanımızı öyle korusun.”

Tavşan yavruları

Stalingrad’da süregiden bu yakın mesafeli savaş, keskin nişancıları ön plana çıkardı. Rus Devrimi’nin yirmi beşinci yılı şerefine tüm askerler mümkün olduğunca Alman’ı öldürmeleri konusunda ateşleniyor, kırk kişiyi öldürene “soylu keskin nişancı” unvanı vaat ediliyordu.

En ünlü keskin nişancı Vasili Zayçev’di. 7 Kasım’daki Rus Devrimi kutlamaları sırasında, öldürdüğü Alman sayısını yüz kırk dokuza çıkarmıştı. Her öldürdüğü Almanla artan “skor”u ordu gazetelerinde yayınlandıkça, adı efsane gibi anılıyor, cephedeki diğer askerleri de onun gibi olmaya teşvik ediyordu.

Zayçev’in Rus dilindeki anlamı “tavşan”dır. Zayçev genç, yetenekli keskin nişancı adaylarını yetiştirmekle görevlendirildiğinde bunlara Zayçata (tavşan yavruları) denilmeye başlandı.

Vasili Zayçev, Ekim 1942, Stalingrad

Zayçev’in skoru Aralık ortasına gelindiğinde iki yüz elli yediye yükselmişti.

Ancak en ünlü olmakla birlikte en başarılı nişancı Zayçev değil, İvan Sidorenko’ydu.

İvan Sidorenko

Sidorenko beş yüz adetle, 2. Dünya Savaşı’nın en başarılı Sovyet keskin nişancısıdır. Almanların içinde bu sayıya yaklaşan bile yoktur. Zaten 2. Dünya Savaşı’nda en fazla düşman öldüren on keskin nişancıdan dokuzu SSCB’dendir.

Merak edenler için ekstra bilgi: Evet en başarılı on keskin nişancıdan dokuzu SSCB’dendir ama birincisi değil…

Birinci, yalnızca birkaç ay süren Fin-Rus savaşında en az beş yüz beş Rus’u öldüren Fin nişancı Simo Hayha’dır. Ruslar tarafından “Beyaz Ölüm” olarak adlandırılan Hayha, sadece 2. Dünya Savaşı’nın değil, tüm zamanların en başarılı keskin nişancısıdır.

Simo Hayha

Sabreden derviş…

Eylül ortalarından itibaren Stalingrad için yapılacak Rus karşı taarruzunun planlamasına başlanmıştı. Rus komutanlar Jukov ve Vasilevski, şehrin içinde hiçbir küçük karşı saldırı yapılmamasını, birliklerin sürekli savunmada kalarak Almanları mümkün olduğunca yıpratmalarını istiyordu. Bu zaman zarfında, Stalingrad’daki Alman ordusunu kuşatmak üzere şehrin epey gerisinde büyük bir kuvvet toplanacaktı.

Kasım ortasında bu saldırı planına son hali verildikten sonra, detaylarını Stalin’e anlatmaya giden Jukov ve Vasilevski, Stalin’i keyfi yerinde bir halde buldular. Jukov bu konuşmayı ileride şöyle anımsayacaktı: “Piposunu acele etmeden çekmesinden, bıyığını düzeltmesinden ve sözlerimizi hiç kesmeden bizi dinlemesinden, planı beğendiğini anlamıştık.”

Stalin 1942 Ocak’ında Moskova Muharebesi’nin sonunda yaptığı gibi ordusu yeterince güçlenmeden geniş bir saldırıya geçme hatasına düşmeyerek, bu kez sabırlı davranmaya karar verdi. Plan olgunlaşıp ordu saldırıya hazır hale gelene kadar, bu konu üçü arasında sır olarak kalacaktı.

Taarruz planının adı Uranüs Harekatı’ydı.

Böyle büyük bir kuşatma saldırısında, zırhlı mekanize birliklerin başına bu işin ustası birinin atanması çok kritikti. Jukov bu göreve, 1930’lardaki terör döneminde Stalin’in ağır işkencelerinden geçmiş komutan Rokossovski’yi getirdi.

Rokossovski’nin kişiliği ve tarzı Jukov’unkinin tersiydi. Astlarını zor kullanarak değil, ikna ederek belirli bir amaca yönlendirmeyi tercih ederdi. Bu farklı yapıları nedeniyle, savaş boyunca iki komutan arasında sert tartışmalar çıkmıştır.

Konstantin Rokossovski

Rokossovski, 1945 Nisan’ında Jukov ve Konyev ile birlikte Berlin’e yürüyecek üç komutandan biri olacaktır.

Üretim, üretim, üretim

Böyle bir saldırının başarıya ulaşabilmesi için bunu Almanlardan gizlemek çok önemliydi. Ancak Hitler, zaten Rusların bu ölçüde bir saldırıya geçebilecek kadar yedekleri olduğuna inanmıyordu.

Benzer şekilde Rus fabrikalarının üretim kapasitesini de her zamanki gibi küçümsüyordu. Rus sanayi bölgelerinin büyük bölümünün Almanların elinde olduğu 1942 yılının yaz aylarında, Almanlar ayda beş yüz tank üretirken Rusların bin iki yüz adet ürettiklerine dair bir rapor önüne geldiğinde sinirlenmiş ve bunun olanaksız olduğunu haykırmıştı.

Oysa bu rapor bile eksikti.

Rusların aylık üretimleri iki bin civarındaydı. Yani Almanların dört katı…

Çünkü, daha önce değindiğimiz gibi, Stalin’in “Kavrulmuş Toprak” emri Almanların işine yarayabilecek malzemelerin geriye taşınmasını öngörüyordu. Bu kapsamda, bin beş yüzden fazla fabrika Volga Nehri’nin gerisine kadar götürüldü ve burada yeniden kuruldu. İnsanlar bu fabrikalarda durup dinlenmeden köle gibi çalıştırıldılar.

Almanları yenmek için köle gibi çalışmaya pek çoğu zaten gönüllüydü.

Fabrikalarda çalışan Sovyet kadınları

Bunlara ek olarak, Kuzey Denizi’nden ve İran üzerinden Rusya’ya gelen Amerikan ve İngiliz yardımlarını da unutmamak gerekir. Her ne kadar İngilizlerin gönderdikleri kıyafetler Rus soğuğunda bir işe yaramasa, Amerikan tankları da Rusların T34’lerinden daha iyi olmasa da, özellikle askerlerin hızla naklini sağlayacak kamyonlar ile et konserveleri, milyonlarca ton buğday, vb.’yi içeren gıda sevkiyatı, Rusların direnişinin sürmesinde hayati bir rol oynadı.

Amerikan Studebaker kamyonları

Başlangıcın sonu

Dünya prömiyeri Kasım 1942’de yapılan ünlü film “Kazablanka”da bir Alman subayı Fas’ın Kazablanka şehrine geldiğinde, bölgedeki Fransız polis şefi, kendisine Kazablanka’nın iklimini biraz sıcak bulabileceğini söyler. Alman subayının aşağıdaki resimde görülen yanıtı, ülkesinin o güne kadarki zaferlerinin bir özeti gibidir.

Kazablanka filminden bir görüntü. Fransız polis şefini oynayan İngiliz aktör Claude Rains’in yüzündeki kızgınlık dolu ifadeye dikkat…

Kasım 1942’de, İngiltere ve müttefiklerinin Afrika’daki kuvvetlerine uzun süredir yapılan müthiş asker ve cephane desteği meyvesini vermiş, İngilizler 2. El Alameyn Muharebesi’nde Rommel komutasındaki Almanları ve destekçisi İtalyanları yenmişlerdi. Almanlar bu muharebeden sonra birkaç ay boyunca Afrika’daki mücadelelerine devam etseler dahi, Afrika maceralarının sonu görünmüştü. Bir sonraki adım ise, 1943’te İtalya’ya çıkarma yapılarak Almanya’nın bu müttefikinin savaş dışı bırakılması olacaktı.

İngiltere Başbakanı Churchill 10 Kasım’daki radyo konuşmasında bu zaferi şöyle anlatıyordu: “Şimdi bu bir son değil. Hatta sonun başlangıcı bile değil. Ama belki de başlangıcın sonudur.”

Nitekim savaş sonrasındaki anılarında Churchill bu muharebeden bahsederken “Alameyn’den önce hiç zaferimiz olmamıştı. Alameyn’den sonra ise hiç yenilmedik.” diyecektir.

Müttefiklerin esas zaferi ise kavurucu Afrika çöllerinde değil, karlı Rus steplerinde gelecekti.

Uranüs Harekatı

18 Kasım 1942’deki Alman raporu gayet sadeydi: “Cephe boyunca önemli bir değişiklik yoktur.”

Gerçekten Rus cephesinde önemli bir değişiklik yoktu.

Ertesi gün Stalingrad’daki Almanlara ve müttefiklerine saldırmaya hazır, yedeklerle birlikte, bir milyondan fazla Rus askerini, dokuz yüz tankı, on üç binden fazla topu ve bin beş yüz uçağı saymazsak…

Nitekim, Nürnberg Mahkemeleri’nden sonra idam edilen General Jodl, Rusların böyle bir ordu toplamalarının Almanlar tarafından tespit edilememesini, Alman istihbaratının “en büyük hatası” olarak tanımlayacaktır.

19 Kasım sabahı, Almanların Stalingrad’ın kuzeyindeki müttefikleri Rumen birliklerine yönelik Rus saldırısı başladı. Rumen güçleri ilk saldırıları durdurmayı başardılarsa da, ekipman azlığı nedeniyle hızla çözüldüler. Şehrin güneyindeki saldırının akıbeti de aynı oldu.

Romen, Macar ve İtalyan müttefiklerin teçhizatı hem eski hem de azdı. Ayrıca pek çoğu Alman zaferi uğruna savaştığını düşünüp daha fazla mücadele etmeye anlam veremediği için hızla teslim oluyor, böylelikle Stalingrad’daki Alman ordusunun çevresi, kuzey ve güney kanatlarını koruyan müttefiklerinin yenilmesiyle adım adım sarılıyordu. Yakıt sıkıntısı ise, şehirdeki Alman kuvvetlerinin kanatlara destek göndermesini engelliyordu.

Rus askerleri saldırıyor, Uranüs Harekatı

Katyuşa roketleri, Uranüs Harekatı

Stalingrad’daki 6. Ordu, Alman ordularının en büyüğüydü ve başında General Paulus vardı. Daha önce, Rusya’nın istilası planlarını hazırlayan kişi olarak gördüğümüz Paulus uzun uzadıya, detaylı planlamalar yapmaktan hoşlanan, dolayısıyla pratik yanı zayıf biriydi. Kendisine verilen emirlerin dışına çıkmaya hiç niyeti yoktu.

Bu nedenle ordusu kuşatılırken, kendisinin yerinde olsa Guderian’ın, Rommel’in, Manstein’ın ve başka dinamik komutanların yapacağı gibi Stalingrad’dan batıya doğru çekilip kuşatılmaktan kurtulmak yerine, Hitler’den kendisine bu yönde bir emrin gelmesini bekledi.

Ama bu emir gelmedi.

Sonuç olarak Almanya’nın en büyük ordusu kuşatılmış oldu. Bir önceki sene bu zamanlarda Moskova önlerinde savaşmış deneyimli askerler bundan daha da kötüsünün kapıda olduğunu biliyorlardı.

Kış geliyordu.

Stalingrad kalesi

Stalingrad’daki ordunun kuşatılması, güney Rusya’daki bütün Alman kuvvetlerinin akıbeti hakkında kafalarda soru işaretinin doğmasına neden oldu. Ordunun, düştüğü bu tuzaktan en acil şekilde kurtarılması gerekiyordu.

Hitler Paulus’a gönderdiği telsiz mesajında 6. Ordu’nun Ruslarca geçici olarak kuşatıldığı[3], direnmeye devam edilmesi gerektiği belirtiliyor, ordunun kurtulması için her şeyin yapıldığından emin olunması isteniyordu. Bununla birlikte Paulus hala, kısa süre içinde Hitler’in kararını değiştirerek bir yarma harekatına izin vereceğini sanıyordu.

Stalingrad’dan geriye çekilirse bir daha bu kadar ilerleyemeyeceğini sezen Hitler’in ise başka bir planı vardı. Luftwaffe (Alman Hava Kuvvetleri) ile Stalingrad’da sıkışan orduya havadan yiyecek, yakıt ve cephane ulaştırılmasını istiyordu. Bunun mümkün olup olmadığını Luftwaffe’nin komutanı Göring’e sordu.

6. Ordu, direnmeye devam edebilmesi için günde yedi yüz tonluk ikmale ihtiyacı olduğunu hesaplamıştı. Göring emrindeki subayları toplayıp 6. Ordu’nun beş yüz tona ihtiyacı olduğunu aktardı. Onlar ise, kısa bir süreliğine, günde üç yüz elli tona kadar çıkabileceklerini söylediler. Bu hesaplamada, olumsuz hava koşulları, düşman saldırıları, uçak arızaları, vb. hiçbir etken dikkate alınmamıştı.

Bunlara rağmen Göring Hitler’e, Luftwaffe’nin 6. Ordu’ya yeterli ikmali sağlayabileceği sözünü verdi. Gerçekte ise Luftwaffe, günde elli ila yetmiş ton arasında bir ikmalin ötesine geçemeyecekti, o da subayların belirttiği gibi kısa süre sonra tamamen kesilene kadar…

24 Kasım’da Hitler Stalingrad şehrini “kale” ilan etti, yani bu şehir ne pahasına olursa olsun savunulacak, 6. Ordu asla geri çekilmeyecekti. Hitler generallerinin çekilme taleplerini dinlememiş, kendi bildiğini okumaya karar vermişti. General Richthofen bu durumu günlüğüne yazarken Alman generallerinin artık “yüksek maaş alan astsubaylar haline geldiğini” belirtmiştir.

Böylece 6. Ordu’daki askerlerin kaderi de kesinleşmiş oldu.

Kahraman kime denmez?

Luftwaffe’nin 6. Ordu’ya havadan destek vereceği, bu sırada Alman ordusunun en yetenekli stratejisti Feldmareşal Manstein komutasındaki bir ordunun güneybatıdan saldırarak Rus kuşatmasını yaracağı bilgisi 6. Ordu’ya ulaştığında, askerleri bir umut dalgası sardı.

Bunun iki nedeni vardı. Birincisi şuydu ki; Nazi Almanyası’nda yetişmiş genç askerler için Hitler’in sözü senetti. Eğer o kurtulacaklarını söylüyorsa, bunun aksi mümkün değildi.

Diğer neden ise Manstein’ın tüm Alman ordusunda hayranlıkla izlenen bir asker olmasıydı. Müthiş askeri yeteneğinin yanı sıra Hitler’in çevresindeki Göring ve Himmler gibi asalaklarla dalga geçer, zaman zaman Hitler’i bile eleştirirdi, hatta şaka olsun diye köpeğine “Heil Hitler!” denilince patisini kaldırmayı öğretmişti. Tabii ki ordunun geneli bu sırrını bilemezdi ama en yakın asker arkadaşlarından, soyunda Yahudi kanı bulunduğunu gizlememişti.[4]

Bununla birlikte, Manstein’ı bir kahraman olarak değerlendirmemek gerekir. Bunu da biri genel diğeri özel olmak üzere iki nedenle açıklayalım.

Genel neden şudur ki; kendisine hizmet ederek daha uzun süre yaşamasını sağladıkları rejimin içeriği göz önüne alındığında, cephedeki yetenekleri ve askerleri için yaptıkları ne olursa olsun, Hitler’in ordusundaki hiçbir komutan için böyle bir nitelendirmede bulunulamaz. Hepsi anavatanları Almanya için savaştıklarını iddia ettiler ama tek yaptıkları, tarihin gördüğü en organize zulmü ellerinden geldiğince devam ettirmek oldu.

Özel nedene gelirsek; Manstein’ın kendisi de 2. Dünya Savaşı’nda esirlere ve sivil halka karşı suçları nedeniyle savaştan sonra yargılanmış ve hüküm giymişti. “Küçük Caniler Yaratmanın Erdemi” isimli yazı dizisinin “Yerini Bulmayan Adalet” başlıklı bölümünde verilen örneklerde olduğu gibi, Manstein da on sekiz yıl hapse mahkum oldu, cezası on iki yıla indirildi ve dört yılda hapisten çıktı.

Erich von Manstein

Her halükarda, Hitler Alman ordusu için Tanrı ise, Manstein da peygamberdi ve Tanrı peygamberini 6. Ordu’ya göndermiş, kendisinin geleceğini duyan orduyu sevinç kaplamıştı. Askerlerin önemli bölümü 1942 Noel’inden önce kurtulacaklarına ve belki de Noel’i Almanya’da aileleriyle geçirmek üzere izne çıkacaklarına inanıyorlardı.

Der Manstein kommt!

Böylece, giderek ağırlaşan şartlarda bir bekleme dönemine girildi. Havalar soğuyor ve asker başına düşen yemek miktarı azalıyordu. Aralık’ın ilk haftası biterken yoğun kar yağışı da başladı.

Cepheye yakın köylerdeki evler talan edildi, buralardaki tahtalar, kapılar vb. Alman sığınaklarını sağlamlaştırmak için alındı. Hala kışlık elbiseleri olmayan askerler, öldürülen Sovyet askerlerinin üniformalarından parçaları alıp kendi üniformalarının altına giydiler. Başıboş köpekler öldürülüp derileri yüzüldü ve bunlardan eldivenler yapıldı.

Alman seferi böyle başlamıştı

Stalingrad’da Almanların hali ise böyleydi

Azalan yemek miktarı askerleri daha da güçten düşürüyordu. Hijyenden de söz edilemeyeceği için, salgın hastalıklar baş gösterdi, özellikle dizanteri ordunun belini bükmüştü. Geceleri askerlerin yüzlerinde dolaşan sıçanlar salgınları daha da arttırıyor, askerler uyurken donan parmaklarını yiyorlardı. Soğuğun iyi tarafı, donan at etlerinin bozulmadan kalmasıydı. Ancak öyle bir donuyorlardı ki, kesilmeleri kasaturayla değil, ancak testere ile mümkün olabiliyordu.

Hele bitler, tüm askerleri deli ediyorlardı. Havanın daha iyi olduğu Eylül-Ekim aylarında askerler üniformalarını, yalnızca bir uçları açıkta kalacak şekilde toprağa gömüyor, bu uçta toplanan bitleri yakıyorlardı. Ancak havanın soğumasıyla birlikte toprak donduğu için, toprağı kazıp bu yöntemi uygulamak olanaksız hale geldi. Hava çok soğuk olduğunda bitler de uyuşuyorlardı, askerler biraz olsun ısınmak için birbirlerine sokulduklarında ise artan vücut ısısı bitleri de canlandırıyor, bu yüzden askerler azıcık ısındıklarına pişman oluyorlardı. Bir teğmen ailesine “Bitler de aynı Ruslar gibi” diye yazmıştı, “birini öldürdüğün zaman karşına yeni bir tanesi çıkıyor.”

Manstein’ın 6. Ordu’yu kurtarmaya yönelik operasyonuna “Kış Fırtınası Harekatı” adı verilmişti. 12 Aralık’ta harekatın başladığını haber veren top seslerini duyan Alman askerlerinin ağzında “Der Manstein kommt!” (Manstein geliyor) cümlesi vardı.

Ümitlerim hep kırıldı

Yarim artık gelmeyecek (dinle)

Almanların bu sevinci uzun sürmedi, Sovyet kuvvetlerinin karşısında çok zayıf kalan Manstein’ın ordusu, 23 Aralık’ta saldırıyı durdurmak zorunda kaldı.

Bu aşamada, 6. Ordu için bir yarma harekatıyla kendisini kuşatan çemberden kurtulmak mümkün değildi. Yakıt ve cephane azlığının yanı sıra, soğuktan donmak üzere olan, aç ve yorgun Alman askerleri böyle bir saldırıyı başarıya ulaştırabilmekten çok uzaktı.

6. Ordu’nun önünde artık iki seçenek kalmıştı.

Soğuk ve açlıktan ölmeyi beklemek ya da teslim olmak.

Son saldırı

Bu sırada Hitler’in karargahında 6. Ordu’ya yardım etmek için hiçbir şey yapılamıyordu. Halder’in yerine Kara Kuvvetleri Komutanlığı görevini üstlenmiş General Zeitzler günlük yemeğini, Stalingrad’da açlık çeken 6. Ordu’nun düzeyine indirince iki haftada on iki kilo verdi. Bunu duyan Hitler, Zeitzler’in tekrar normal yemeye başlamasını emretti. Kendisi ise “Stalingrad kahramanları onuruna”, karargahında içki içilmesini yasakladı.

Hitler’in sözüne inanarak teslim olmayı reddeden 6. Ordu’nun askerleri, herhalde böyle bir jestten daha fazlasını ummaktaydılar.

Perişan haldeki Alman ordusunun işini bitirmek için Ruslar son bir saldırı düzenlemeye karar verdiler. Saldırının tarihi 10 Ocak 1943 olarak belirlendi. Bu muharebeyi engellemek amacıyla Rusların Almanlara gönderdiği elçiler elleri boş döndüler. Hitler’in direnmek doğrultusundaki kesin emirlerini alan 6. Ordu teslim olmayı reddetmişti.

General Rokossovski planlanan son saldırının başlaması için, 2. Dünya Savaşı’nın başından o güne kadar görülen en büyük top ateşini bekliyor, 10 Ocak 1943

Rus saldırısı korkunç bir güçle başladı. Almanlar bütün fiziksel zayıflıklarına ve cephane azlığına rağmen Ruslara iyi karşı koydular. Ruslar ise kendi kayıplarını azaltmak yönünde hiçbir çabaya gerek duymadan dalgalar halinde Alman mevzilerine saldırdılar. Sonuç, arada geçen süre ne kadar uzarsa uzasın, baştan belliydi.

Alman ordusu mahvolmuş, yaralıların bakımı vb. en basit sağlık faaliyetleri tümüyle felce uğramıştı. Kolları, bacakları kopmuş askerler yerlerde birbirlerine sokulmuş yatıyor, kan kaybından ya da soğuktan ölmeyi bekliyorlardı. Ameliyat masalarındaki bitler o kadar çoktular ki, yaralıların üzerinden spatulalarla kazınıyorlar, bir insanın öldüğü bitlerin hareketinden anlaşılabiliyordu: Hava çok soğuk olduğundan, ölen askerin vücudu hızla donuyor, bitler kendilerine sıcak bir yuva bulabilmek için, yaralı öldüğü anda, yaralının üzerinde çalışan doktor ve hastabakıcıların kollarından gri bir bulut halinde yukarı çıkıyorlardı.

Bu koşullar altında, 22 Ocak’ta, Hitler’in yeni mesajı 6. Ordu’ya ulaştı. Führer askerlerin direnmeye devam etmelerini emrediyor, 6. Ordu’nun Alman tarihinin en haşmetli sayfasına katkıda bulunduğunu ifade ediyordu.

Teslim olmak ya da olmamak

İşte bütün mesele bu…

Hitler’in iktidara gelişinin onuncu yıl dönümü olan 30 Ocak 1943’te Luftwaffe (Alman Hava Kuvvetleri) komutanı Göring, 6. Ordu’yu Termofil Muharebesi’nde Pers ordusuna karşı koyan Spartalılara benzetti. Stalingrad’da bu konuşmayı dinleyen donmuş, aç ve yaralı Alman askerleri Göring’e küfürler ederek radyoyu kapattılar.

Biricik Hitler’leri onları yüz üstü bırakmıştı. Artık radyoda bile karşılarına çıkamıyordu.

Hitler’in hazırladığı yıl dönümü konuşmasında yalnızca bir cümle, Almanya’nın en büyük ordusunun hapsolduğu Stalingrad’a ayrılmıştı. Volga Nehri kıyısındaki askerlerin kahramanlıklarının, Almanya’nın ve Avrupa’nın özgürlüğünün korunması için herkese örnek olacağını belirten bu cümlede ilk kez, Alman ordusunun artık saldırıda değil, savunmada olacağı kabul ve ilan ediliyordu.

Rusya’nın fethi rüyası sona ermişti.

Stalingrad’dan kaçan Hitler’e Napolyon’un hayaleti şöyle diyor: “Ben en azından önce Moskova’yı almıştım”

30 Ocak’ta Hitler Paulus’u feldmareşal rütbesine yükselttiğinde amacı, onu sonuna kadar direnmeye ya da intihara zorlamaktı. Çünkü Alman tarihinde feldmareşaller, eski Romalılar ya da samurayların davranışlarına benzer davranışlar göstermiş, hiçbiri düşmana teslim olmamıştı.

Ancak Paulus kendisine oynanan bu oyunu anladı ve Prusya geleneğinden gelen Alman ordusunun bir subayı olduğunu nihayet hatırlayarak kendi kararını verdi: “Bir onbaşı için intihar edecek değilim!”.

Ertesi gün Alman tarihinde teslim olan ilk feldmareşal oldu.

Hitler’in planı ters tepmişti.

Paulus teslim oluyor

2 Şubat’ta 6. Ordu’nun tüm birlikleri teslim olmuş, Stalingrad Muharebesi o güne kadarki Alman tarihinin en büyük yenilgisi olarak kayıtlara geçmişti.

Bir askerin ortalama yaşam süresinin bir güne düştüğü Stalingrad Muharebesi boyunca, Rusların kayıpları da çok büyüktü: beş yüz bine yakını ölü olmakla birlikte toplam bir milyon yüz bin. Beş aydan uzun süre boyunca ortalama her yirmi sekiz saniyede bir Rus askerinin öldüğü Stalingrad’da Rusların verdiği kayıplar, ABD’nin 2. Dünya Savaşı’nın tamamında verdiği kayıplardan[5] daha fazladır.

Stalingrad’a yürüyen Alman askerleri, 1942 Ağustos

Stalingrad’da teslim olan Alman askerleri, 1943 Ocak sonu

Yazı dizimizin birinci bölümünde değinilen “Drang nach Osten” (Doğu’ya Yürüyüş), Hitler’in Rus topraklarını ele geçirme amacını ifade etmekteydi. Aşağıdaki karikatürde ise, Alman generalleri başta olmak üzere tüm bir Alman ordusunun teslimiyeti anlatılıyor.

Bir Rus subayı çevresindeki yıkıntıları Alman esirlerine göstererek şöyle haykırıyordu: “Buraya iyi bakın, Berlin de bu hale gelecek!”

Aralarında yirmi iki generalin de bulunduğu tutsak düşen doksan bir bin Alman askerini, Rus toplama kamplarında çok kötü günler bekliyordu. Bunlardan yalnızca beş bini Almanya’ya dönebilecekti. Bununla birlikte, esirlerin ölümlerinde de sınıf farkı ve fiziki durum belirleyiciydi. Er ve astsubaylarda ölüm oranı yüzde doksan beş, düşük rütbeli subaylarda yüzde elli beş iken, yüksek rütbeli subaylarda bu oran yalnızca yüzde beşti. Ayrıca bir zamanlar iri ve güçlü yapılı olanlar, daha fazla besine ihtiyaç duydukları için en önce ölürken; ufak tefek olanların hayatta kalmaları daha yüksek olasılıktı.

Esir düştükten sonra Almanlarla Avusturyalılar arasındaki “kan kardeşliği” sona erdi. O güne kadar kendilerini “Alman” olarak sayan Avusturyalılar, bir anda Avusturyalı olduklarını hatırladılar ve Almanların kurbanı olduklarını iddia ettiler. Bu da işe yaradı; Rus gardiyanlardan daha iyi muamele görmeye başladılar. Rusya’da yapılan zulmün bütün yükü Prusyalı generallere kalmış, Hitler’in aslen Avusturyalı olduğu unutturulmuştu.

Dünyanın bir yazı bir kışı vardır

Her yolun bir sonu bir başı vardır (dinle)

18 Şubat 1943’te, 6. Ordu’nun teslim olmasının hemen sonrasında Propaganda Bakanı Goebbels, Berlin Spor Sarayı’nda halkı “Topyekun Savaş”a çağırırken, konuşması alkışlar ve çığlıklarla iki yüz kez kesilmişti. Konuşmanın sonunda ise Spor Sarayı’ndakiler, 1814 yılında Alman şair Theodor Körner’in, Alman halkının bağımsızlığı için Napolyon’a karşı yazdığı dizeleri Goebbels’in okumasıyla çıldırdı: “Şimdi halk ayağa kalksın ve fırtına kopsun!”

“Topyekun Savaş-En Kısa Savaş” afişi altında Goebbels konuşuyor, 18 Şubat 1943

Stalingrad yenilgisiyle birlikte, 2. Dünya Savaşı’nın başından beri Alman halkı ilk kez bir şeylerin yolunda gitmediğini hissediyordu. “Sicherheitsdienst”in (Güvenlik Servisi’nin) 4 Şubat 1943 tarihli raporunda “Halk arasında Stalingrad’ın savaşın dönüm noktası olduğu kanısı bulunmaktadır. Savaşçı doğaya sahip olanlar Stalingrad’ın, cephede ve evde tüm güçlerin seferber edilerek zafere ulaşılması için gerekli bir durum olduğunu düşünürken, daha hassas kimseler, Stalingrad’da sonun başlangıcını görme eğilimindedirler.” deniyordu.

Berlinliler ise duvarlara şöyle yazıyorlardı: “Savaşın tadını çıkartın, barış daha beter olacak.”

Stalingrad’dan sonraki birkaç ay içinde Alman askerleri arasında görülen intihar vakalarının adedi iki binin üzerine çıkmıştı. Bu sayı, savaşın ilk üç yılındaki intihar vakalarının toplamının iki katıydı. Elbette, gerçek sayının çok daha fazla olabileceğini unutmamak gerekir. Çünkü pek çok vakada, intihar eden askerin arkadaşları ya da subayları bu olayı rapor etmiyorlardı. Ayrıca kaç askerin, intihar etmek amacıyla doğrudan düşman ateşine yürüdüğünü bilmek mümkün değildir. Doğu Cephesi’nden izne gelen bir asker, Almanya’da yaşayan İngiliz yazar Christabel Bielenberg’e endişesinden söz ediyordu: “Rusya’da ve Polonya’da yaptıklarımızın intikamının yalnızca çeyreğini bile bizden alırlarsa perişan olacağız demektir. Ancak ne yazık ki bunu hak ettik.”

SSCB’de ise doğal olarak tam tersi bir hava esiyordu. Yenilgiler sırasında ortadan kaybolan Stalin tekrar gün yüzüne çıkmıştı. Gazetelerde kendisinin, zaferi nasıl adım adım planlayıp orduya ve ulusa önderlik ettiği anlatılıyordu.

Ruslar da çok uzun süredir bekledikleri nihai zaferin kokusunu almışlardı. Nobel ödüllü Rus yazar Şolohov, “Vatan için Dövüştüler” kitabında halkının bu beklentisini şöyle ifade etmiştir:

“Ah, pis Alman, felaket baykuşu, işin gücün komşunun topraklarını çiğneyip kirletmek. Ama savaşı senin topraklarına sürdüğümüz zaman görürsün dünyanın kaç bucak olduğunu. İğrenç ayaklarınla çiğnedin topraklarımızı, kadınlarımızı yavrucaklarıyla birlikte boğazladın. Kilometrelerce buğday tarlalarını ateşe verdin, güle oynaya köylerimizi yıktın, taş üstünde taş bırakmadın. Savaş bir kere şu senin Fritz’ler[6] ülkesine kayınca ne halt edeceksin bakalım? Ah… o zaman senin nasıl böğüreceğini duyar gibi oluyorum, taş yürekli canavar! (…) Çok acı çektirdin bize, çocuklarımızı yasa gömdün, kadınımızı dul bıraktın. Hesabını soracağız bunların. Ne erlerimiz, ne de subaylarımız, hiçbiri gözünün yaşına bakmayacak o zaman. Eh, o günleri görmek için yaşayacağım. Senin imansız memleketine, alevler içinde yanıp tutuşurken gireceğimiz günü göreceğim elbet.”

Artık 2. Dünya Savaşı’nın gidişatı değişmişti. Almanlar için sonu görülen yol, Ruslar için yeni başlıyordu.

Yazı dizimizin bir sonraki bölümünde, 1943 yılının olaylarıyla devam edeceğiz. Bir yandan Rusların anavatanlarını tekrar ele geçirmelerini izlerken, diğer yandan tarihin en büyük tank muharebesine tanıklık edeceğiz.

Ama bu bölümü bitirmeden önce değinmek istediğimiz bir nokta daha var.

Wilhelm Hoffman’ın günlüğü

Stalingrad cehennemini en iyi anlatan yazılardan biri, bu savaşta yer almış bir Alman askeri olan Wilhelm Hoffman’ın günlüğüdür. Yazımızda değindiğimiz, Rus direnişinin inatçılığı, Alman kayıpları, Katyuşa füzeleri, Rus keskin nişancıları, Manstein’ın yardım denemesi, açlık, vb. pek çok konuyu içeren bu günlüğün bölümlerine göz atmak, Almanların moralinin aylar içinde nasıl değiştiğini izlemek açısından çok yararlıdır.

Görebildiğimiz kadarıyla daha önce Türkçe’ye çevrilmemiş olan günlüğün tamamını aşağıda bulabilirsiniz.[7]

1942 29 Temmuz: Birlik komutanımız Rus ordularının tamamen dağıldığını ve daha fazla dayanamayacaklarını söylüyor. Volga Nehri’ne ulaşmak ve Stalingrad’ı almak bizim için pek zor olmayacak. Führer (Hitler) Rusların zayıf yanını biliyor. Zafer pek uzak değil.

2 Ağustos: Sovyetlerin toprakları ne kadar geniş, savaş bittiğinde ne kadar zengin tarlalarımız olacak. Yeter ki bitsin. Führer’in savaşı başarılı bir sonuca ulaştıracağına inanıyorum.

10 Ağustos: Führer’in emirleri okundu. Bizden zafer bekliyor. Rusların bizi durduramayacaklarına eminiz.

12 Ağustos: Tren yolu boyunca Stalingrad’a doğru ilerliyoruz. Dün Rus Katyuşa füzeleri ve tankları alayımızı durdurdular. Ruslar son güçlerini kullanıyorlar. Yüzbaşı Werner bana geniş ölçekli yardım birliklerinin hızla geldiğini ve Rusların yenileceklerini açıkladı. Bu sabah başarı gösteren askerlere madalyaları verildi. Elsa’ya madalya almadan mı döneceğim gerçekten? Führer’in Stalingrad için beni bile ödüllendireceğine inanıyorum.

23 Ağustos: Stalingrad’ın kuzeyinden harika haberler: Birliklerimiz Volga Nehri’ne ulaştılar ve şehrin bir bölümünü ele geçirdiler. Rusların iki seçeneği var; ya Volga boyunca kaçacak ya da teslim olacaklar. Bölüğümüzün tercümanı esir düşmüş bir Rus subayını sorguladı. Kendisi yaralanmıştı ama Rusların son ana kadar Stalingrad için savaşacaklarını söylüyordu. Aslında anlaşılmayan bir şeyler oluyor. Kuzeyde birliklerimiz Stalingrad’ın bir parçasını ele geçirip Volga’ya ulaştılar ama güneyde kaderlerine terk edilmiş Ruslar bütün güçleriyle direnmeye devam ediyorlar. Fanatiklik…

27 Ağustos: Her yanda sürekli bir bombardıman. Ağır ağır ilerliyoruz. Stalingrad’a otuz iki kilometreden az kaldı. Gündüzleri ateşin dumanını, geceleri parlaklıkları görebiliyoruz. Şehrin yandığını söylüyorlar; Führer’in emirleri üzerine Luftwaffe (Alman Hava Kuvvetleri) şehri yaktı. Rusların direnmelerine son vermeleri için buna ihtiyaçları vardı.

4 Eylül: Kuzeye, Stalingrad cephesine gönderildik. Bütün gece yürüdük ve şafakta Voroponovo İstasyonu’na ulaştık. Şehirdeki dumanları görebiliyorduk. Savaşın sonunun yaklaştığını düşünmek ne güzel. Herkesin söylediği bu. Keşke şu günler ve geceler daha hızlı geçse…

5 Eylül: Alayımız Sadovaya İstasyonu’na saldırı emri aldı, burası neredeyse Stalingrad’ın içinde. Ruslar gerçekten bu şehri savunabileceklerini mi düşünüyorlar? Gece boyunca Rus topçusu ve uçakları yüzünden rahat edemedik. Pek çok yaralı getirildi. Tanrım beni korusun.

8 Eylül: İki gün boyunca aralıksız çarpıştık. Ruslar kendilerini çılgın bir inatla savunuyor. Alayımız korkunç alevler çıkaran Katyuşa füzeleri yüzünden pek çok adam kaybetti. Karargah taburuna gönderildim. Alayın çarpıştığı cepheden geriye gönderilmemi sağlayan şey annemin duaları olmalı.

11 Eylül: Taburumuz Stalingrad’ın kenar mahallelerinde çarpışıyor. Volga’yı görebiliyoruz; ateş hiç kesilmiyor. Nereye baksak yangın ve alevler. Yanan şehirden, Rus topları ve makinalı tüfekleri ateş ediyor. Fanatikler…

13 Eylül: Uğursuz bir sayı (ayın 13’ü kast ediliyor). Bu sabah Katyuşa saldırıları bölüğümüze ağır kayıplar verdirdi: yirmi yedi ölü ve elli yaralı. Ruslar vahşi hayvanlar gibi umutsuzca dövüşüyor, bir türlü teslim olmuyor, yakına gelip el bombaları atıyorlar. Teğmen Kraus dün öldürüldü, artık bölüğümüzün komutanı yok.

16 Eylül: Taburumuz tankların da desteğiyle, tahıl silosuna saldırdı. İçeriden, yanan tahılın dumanı geliyordu. Ruslar tahılı ateşe vermişler. Barbarlık. Tabur ağır kayıplar veriyor. Hiçbir bölükte altmıştan fazla adam kalmadı. Silo insanlarla değil, hiçbir alev ya da kurşunun yok edemeyeceği şeytanlarla dolu.

18 Eylül: Silonun içindeki çarpışma devam ediyor. İçerideki Ruslar mahkumlarmış, tabur komutanı diyor ki: “(Komünist) Komiserler bu adamlara siloda ölmelerini emretmişler”. Eğer Stalingrad’daki bütün binalar böyle savunulacaksa, o zaman hiçbirimiz Almanya’ya dönemeyeceğiz demektir. Bugün Elsa’dan bir mektup aldım. Zafer kazanıldığı zaman eve dönmemi bekliyormuş.

20 Eylül: Silodaki çarpışma hala devam ediyor. Ruslar her yandan ateş ediyorlar. Mahzende kalakaldık, sokağa çıkabilmek mümkün değil. Başçavuş Nuschke bugün sokağın karşısına koşarken öldürüldü. Zavallı adam, üç çocuğu vardı.

22 Eylül: Silodaki Rus direnişi kırıldı. Birliklerimiz Volga’ya doğru ilerliyor. Deneyimli askerlerimiz daha önce hiç böyle bir muharebe görmemişler.

26 Eylül: Alayımız sürekli olarak ağır çarpışmalara dahil oluyor. Silo alındıktan sonra Ruslar aynı inatçılıkla kendilerini savunmaya devam ettiler. Onları hiç görmüyorsunuz bile, evlere ve mahzenlere konuşlanmışlar ve her yandan ateş ediyorlar, arkamızdan bile. Barbarlar, gangster yöntemleri uyguluyorlar. İki gün önce ele geçirilen blokta, oradan buradan Rus askerleri çıkageldi ve çarpışma yeniden kızıştı. Askerlerimiz yalnızca ateş hattında değil, aynı zamanda, daha önce ele geçirdiğimiz gerilerdeki binalarda da öldürülüyorlar. Ruslar teslim olmayı tamamen bıraktılar. Eğer herhangi bir tutsak alabiliyorsak, bu yalnızca ümitsiz şekilde yaralanmış ve kendi başlarına hareket edemeyecek olan askerler oluyor. Stalingrad bir cehennem. Yaralananlar şanslı, eve dönecek ve zaferi aileleri ile beraber kutlayacaklar.

28 Eylül: Alayımız ve tüm bölük bugün zaferi kutluyor. Tank mürettebatıyla birlikte şehrin güneyini aldık ve Volga’ya ulaştık. Zaferimizi pahalıya ödedik. Üç hafta içinde on dört kilometrekareyi işgal ettik. Komutan zaferimizden ötürü bizi kutladı.

3 Ekim: Geceleyin yürüdükten sonra çalılarla kaplı bir dere yatağına vardık. Görüldüğü kadarıyla, bacalarını açıkça görebildiğimiz fabrikalara saldıracağız. Arkalarında Volga var. Yeni bir bölgeye girdik. Geceydi ama üzerinde miğferlerimizin olduğu pek çok haç gördük. Gerçekten bu kadar adam mı kaybettik biz?

4 Ekim: Alayımız Barrikadi Fabrikası’na saldırdı. Karşımıza makinalı tüfekli pek çok Rus çıktı. Bunları nereden getiriyorlar?

5 Ekim: Taburumuz dört kez saldırıya geçti ve her seferinde durduruldu. Rus keskin nişancılar, siperin arkasından dikkatsizce kendini gösteren herkesi vurdu.

10 Ekim: Ruslar bize o kadar yakın ki, uçaklarımız onları bombalayamıyor. Sonucu kesin olarak belirleyecek bir saldırıya hazırlanıyoruz. Führer tüm Stalingrad’ın mümkün olan en kısa sürede ele geçirilmesi emrini verdi.

14 Ekim: Sabahtan beri müthiş bir durumdayız: uçaklarımız ve topçumuz saatlerdir Rus mevzilerini dövüyor, görünürdeki her şey dünya yüzünden siliniyor.

22 Ekim: Alayımız fabrikaya girmeyi başaramadı. Çok adam kaybettik; her hareket ettiğimizde cesetlerin üzerinden atlıyoruz. Gün boyunca zor nefes alabiliyoruz, cesetleri götürebilecek hiç kimse ve hiçbir yer yok, yerde çürümeye terk edilmişler. Zaferin mutluluğu yerine, sonunu hiçbir şekilde göremediğimiz böyle bir fedakarlık ve işkenceye dayanmak zorunda kalacağımızı 3 ay önce kim düşünebilirdi? Askerler Stalingrad’a “Wehrmacht’ın (Alman ordusu) toplu mezarı” diyorlar. Bölüklerde çok az adam kaldı. Kısa süre sonra, güç toplamak için geri çekileceğimiz söylendi.

27 Ekim: Birliklerimiz Barrikadi Fabrikası’nı ele geçirdi ama Volga’ya ulaşamıyoruz. Ruslar insan değil, demirden yapılma yaratıklar; asla yorulmuyor ve ateşten korkmuyorlar. Tamamen tükendik, alayımızın gücü bir bölüğünkine ancak ulaşabiliyor. Volga’nın diğer yanındaki Rus topçusu başımızı kaldırmamıza izin vermiyor.

28 Ekim: Her asker kendini bir mahkum gibi görüyor. Tek umut, yaralanıp geriye taşınmak.

3 Kasım: Son birkaç günde taburumuz Rus mevzilerine saldırmayı birkaç kez denedi ama boşuna… Burada da Ruslar başımızı kaldırmamıza izin vermiyor. Birçok kendini yaralama ve hasta numarası yapma vakasıyla karşılaştık. Her gün bunlarla ilgili iki üç rapor yazıyorum.

10 Kasım: Bugün Elsa’dan mektup geldi. Herkes Noel’de eve gelmemizi bekliyor. Almanya’da herkes Stalingrad’ı ele geçirdiğimize inanıyor. Ne kadar da yanılıyorlar… Stalingrad’ın ordumuza ne yaptığını keşke görebilselerdi…

18 Kasım: Dün tanklarla yaptığımız saldırı başarıya ulaşmadı. Saldırımızdan sonra alan ölülerle doldu.

21 Kasım: Ruslar tüm cephe boyunca hücuma kalktılar. Şiddetli çarpışmalar devam ediyor. İşte Volga, zafer ve eve, ailelerimize dönüş orada! Onları kesinlikle göreceğiz ama öbür dünyada.

29 Kasım: Kuşatıldık. Bu sabah söylendiğine göre Führer demiş ki: “Ordu, ikmalin ulaştırılması ve kuşatmanın hızla yarılması konularında gerekli olan her şeyin yapıldığına dair bana güvenebilir.”

3 Aralık: Yiyecek payımız açlık sınırına düştü, Führer’in söz verdiği kurtarmayı bekliyoruz. Eve mektuplar gönderdim ama yanıt yok.

7 Aralık: Yiyecek payları o kadar düştü ki, askerler açlık yüzünden korkunç acılar çekiyorlar. 5 kişiye bir dilim bayat ekmek düşüyor.

11 Aralık: Tüm asker ve subayların kafasındaki üç soru: Ruslar ne zaman ateşi kesip en azından bir gece olsun huzur içinde uyumamıza izin verecekler? Azıcık ekmek dışında hiçbir şey alamayan boş midelerimizi nasıl ve neyle dolduracağız? Ve ordularımızı kuşatılmaktan kurtarmak için nihai adımları Hitler ne zaman atacak?

14 Aralık: Herkes açlıktan eziyet çekiyor. En iyi yemek donmuş patates ama Rus ateşi altında onları buzla kaplı topraktan çıkarmak hiç de kolay değil.

18 Aralık: Subaylar bugün askerlere harekete hazır olmalarını söylediler. General Manstein güçlü birliklerle güneyden Stalingrad’a yaklaşıyor. Bu haber askerlerin yüreklerine umut verdi. Tanrım, lütfen olsun!

21 Aralık: Emirleri bekliyoruz ancak bir türlü gelmiyorlar. Manstein’la ilgili söylenen yardım sözü doğru olmayabilir mi? Bu her türlü işkenceden daha kötü.

23 Aralık: Hala emir yok. Manstein hakkındaki her şey kurusıkıymış. Ya da Stalingrad’a yaklaşırken yenildi mi acaba?

25 Aralık: Rus radyosu Manstein’ın yenilgisini anons etti. Önümüzde ya ölüm ya da tutsaklık var.

26 Aralık: Atlar çoktan yenildi. Bir kediyi yemek isterdim, etinin tatlı olduğunu söylüyorlar. Askerler cesetler ya da deliler gibi görünüyor, ağızlarına atacak bir şeyler arıyorlar. Artık Rus top mermilerinden saklanmıyorlar, yürüyecek, kaçacak ve saklanacak güçleri kalmadı. Bu savaşa lanet olsun!

Wilhelm Hoffman’ın günlüğü burada kesiliyor. Kendisinin Stalingrad’da öldüğü biliniyor ancak nerede ve nasıl öldüğüne dair bir kayıt bulunamamıştır.

[1] Kızıl Ordu’nun yönetici kadrosunun tasfiye edildiği 1930’ların ikinci yarısındaki terör döneminde, Rusya’nın beş mareşalinden üçünün öldürüldüğünü, hayatta kalan ikisinin ise bu iki yeteneksiz olduğunu hatırlayalım.

[2] İngilizce Catherine isminin Rusçadaki karşılığı Yekaterina’dır. Bu isim, İngilizcedeki Cathy’e benzer şekilde Rusça’da Katya olarak kısaltılır. Katyuşa “Katyacık” biçiminde, ismin küçültme eki almış halidir.

[3] Hitler’in olguları kendi istediği gibi görme/gösterme niyetinin bir işareti olarak buradaki “geçici” ifadesine dikkat çekelim.

[4] Aslında Erich von Lewinski olarak dünyaya gelen Alman komutan, daha sonra Manstein ailesi tarafından evlat edinilmişti.

[5] Yaklaşık dört yüz bin ölü.

[6] Fritz: 2. Dünya Savaşı’nda Alman askerleri için kullanılan tabir, Türk askerinden “Mehmetçik” şeklinde söz edilmesi gibi.

[7] Parantez içindeki açıklamalar tarafımızca eklenmiştir.

17

“6. Bölüm: Cehennemin Kapıları” için 4 yanıt

Bu biraz Sovyet propaganda yazılarından olmuş;
“Geçtikleri her yerde Almanlar tarafından öldürülmüş, tecavüze uğramış, işkence görmüş yurttaşlarını, yıkılmış, yok edilmiş, yağmalanmış köyleri gören Rus askerlerinin yüreklerinde, böyle bir çağrının nasıl bir etki yapacağını tahmin etmek zor değildir. Bu yazıyla birlikte Rus askerlerinin amansız direnişi bir kat daha artacaktı.”
Her işgalci ordu özellikle de Avrupa milletlerinin orduları bu tarz canavarlıklar yapar ve bu onlar için bir haktır sanki.
Fakat Rus askerlerini şevke getiren şey bundan çok korku altında savaşmak ile anormal bir ruh yapısı olmalıdır.

Savaşın gerçeği daha çok böyle gibiydi;
“Madalyonun öbür yüzünde ise, Almanlardan alacakları kuru bir ekmek parçası karşılığında Alman askerlerinin mataralarını Volga Nehri’nde doldurmaya çalışan Rus çocukları vardı.
Onlar da Rus askerlerinin kurşunlarıyla can verdiler.”

Bu görüşünüz bütün Avrupalı generaller için geçerli olmalıdır:
“Hepsi ana vatanları Almanya için savaştıklarını iddia ettiler ama tek yaptıkları, tarihin gördüğü en organize zulmü ellerinden geldiğince devam ettirmek oldu.”
Burada sıradan Alman generalleri, askerleri ile Nasyonel Parti üye ve üst yönetimini ve en üstündeki sapık ve sapkın insanları birbirinden ayırmak gerekmiyor mu?
Çoğu Alman generali subayı vs savaşta cephede düşmanla savaşmışlardır. Aralarından belli sayıdaki fanatik bu dediğiniz suçlara dahil olmuştur.
Bildiğim kadarı ile Hitler’e yapılan suikastların hemen hepsi Alman ordusu tarafından yapılmıştır.
Ayrıca bir çok Alman üst – orta rütbe subayı da bizzat Almanya tarafından öldürülmüştür.
Almanları savunmak gibi bir derdim yok.
Fakat yazınız genel de sovyet propaganda romanına dönmeye başlamış burada, ben bütün tumturaklı savaş kahramanlığı romanlarını öylesine okurum. İlya Ehrenburg ile Şolohov’unkiler ise en pespaye olanlarıdır.
İlya Ehrenburg = Yazdıkları nasıl okunmuş diye merak etmişimdir.
Şolohov = Durgun Don kitabının aslında bir Beyaz Kazak (Cossack) yani anti koministin günlük veya hikayelerine dayandığı kesindir. Bizim Orhan Pamuk gibi.

Stalingrad Muharebesi tarihin gördüğü en kanlı muharebe olduğu için, buradaki gırtlak gırtlağa yaşanan mücadeleyi anlatırken hikayeleştirme yoluna gitmenin doğru olacağını düşündüm. Aslında hikaye ve gerçekler ters yönlü işler, bununla birlikte hikayeyi yaratırken gerçeklerden uzaklaşmamaya da özen gösterdim.
Doğru her işgalci ordu böyle yapar. Rus askerlerinin Avrupalı ülke askerlerinde görülmeyen düzeydeki savaş azimleri üzerine çok yazı yazılmıştır. Bunu tek bir etkene bağlamak doğru olmaz; anavatan sevgisi, bir yandan Stalin’den korku diğer yandan ona delicesine bağlılık, Doğulu tevekkülü, vb. pek çok etken bu konuda rol oynamıştır.
Alman generalleri için yazdığım, bütün Avrupalı generaller için geçerli değil çünkü tarihin gördüğü en organize zulüm Hitler Almanya’sında meydana geldi. Küçük Caniler Yaratmanın Erdemi yazı dizisinin pek çok yerinde, Tarihin En Büyük Bilek Güreşi’nin ise özellikle 11. bölümünde değindiğim gibi, Wehrmacht ile SS arasında bir ayrım yapmıyorum. Buradaki ilkem, Hannah Arendt’in sözüdür: “Politika ana okulu öğretmenliğine benzemez. Politikada itaat ve destek aynı şeydir.” Wehrmacht’ın savaş suçlarına ilişkin çok tartışma var. Ama şu tartışılmaz bir gerçek ki, Wehrmacht’ın SS’e büyük desteği olmasaydı, soykırım asla bu boyutlara ulaşamazdı. Bu nedenle, Nazi Partisi’nin üst yönetimindeki kişileri sapık olarak görmüyorum. Onlar ne yaptıklarını çok iyi bilen insanlardı. Bunları yapmalarını sağlayan ise Alman ordusunun subay ve erleriydi. Georg Elser’inki gibi münferit eylemler dışında, Hitler’i durduracak güç yalnızca Alman komutanlarında vardı. Ama çok azı, gerçekten çok çok azı, bunu denemeye niyetliydiler. Yoksa bu felaketler başlamadan önlenebilirdi.
Ehrenburg’un ve bir ölçüde Şolohov’un yazdıklarının propaganda olduğu açık, zaten yazılarda da Ehrenburg’un Sovyetlerin bir numaralı propagandacısı olduğunu belirtmiştim. Onların eserlerini macera romanları olarak okumak gerekir.

Maraqlıydı. Çox təşəkkür edirəm. Məqalələrinizin davamı gəlsin. Sizə uğurlar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir